kırmızı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kırmızı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Nisan 2012 Salı

renklerim gelmiş... nerede benim tuvalim

Bin defa tekrarlasam da kendi kendime.... sayfalarca yazı yazsam da.... bazen sızıp gidiveriyor içimdeki enerji... çekiliveriyor sularım..renklerim değişiyor...

Gellerim olduğu gibi gitlerim de oluyor işte.... ittiriyorum bazı bazı.... hayatı.... yada kimi zaman çektiğim gibi...

İnsan hep aynı olmuyor işte....bazen gri... bazen kahverengi.... hep kırmızı olacak değil ya dimi... ya da en derininden mavi.... özellikle siyahlardan beyazlardan sonra... uyuşuk bir gri olma durumu ki... affedilebilir belki... ama ya kahve rengi.... işte o fena... bir kırmızı aratır en insani....kaldırmak için hüznün cenazesini...

Boş bir tuval gibi uzanır gün kimi zaman.... itinayla boyarsın cıvıl cıvıl.... hayatın renkleri yetmez olur... bir yeni renk bile katarsın.... ebruli... içine sığmayan renkleri tuvaline sığdırmaya kalkarsın... sığmaz taşarsa kızarsın hatta.... kendine kızarsın... renkler dile gelir... sohbetine dalarsın...

Bazen boş tuvalin başına oturursun... sen aynı sen... tuval aynı tuval... gün bile benzerlerinden bir diğeri olsa da... renkler aynı değildir... ışıktan mı ne... bir türlü elin varmaz başlayamazsın.. dur gelmiştir bir kere... doğru rengi olmayan... hatta rengi olmayan... bekledikçe grileşir tuvalin kendiliğinden.... sonra çok lazımmış gibi... inadına sanki... ton ton kahverengi olursun... daha gri daha kahve rengi...

Sonra bundan da sıkılırsın... karanlığı çağırırsın ve renklerinden kurtulursun... uykuların bile rüyaların bile unutulmuş bir renksizliktedir.

Işığının enerjisi yetmez renkleri ısıtmaya... için de istemez... yok böyle iyiyim dersin... sakin...

Sonra giderek artan bir özlemle... kırmızıyı değil de derin maviyi özlersin... evet yeniden denize koşmak için sabırsız sabırsız...su altının yeşil-mavi sessizliğini ararsın... yunarsın yıkanırsın yine... ne griden iz kalır ne de kahverengi bir toz üzerinde... ışıl ışıl çıkarsın sudan...

Aaaa renklerim gelmiş... nerede benim tuvalim :))

25 Şubat 2012 Cumartesi

içimdeki dağlara tırmanmak...

"İçimin dağlarına çıktım" .... bu söz bir anda durdurdu beni... sevgili Luna Sesi'nin  yazısından bir cümle....

İçimdeki dağlar.... vardı dimi... bense hep derinliklerimle uğraşmıştım.. Dağlar... bu yeni bir boyut... yeni bir bakış açısı... çok da düşünmediğim...içimdeki dağlarım...

Tırmanmak...çıkmak..kendi dağlarımı fethetmek... başarmak... yenilenmek... bu bakış tümüyle farklı benim için.. hiç tırmanmak olarak düşünmemişim...

Ben kendimi didiklemeye karar verdiğimde, ya da durum öyle gerektirdiğinde derinlerime dalarım... görsel yönü daha baskın bir kişilik olarak ben.... ıssız maviliklerde sessiz sessiz aşağılara indiğimi, derinlikten renkleri değişmiş anılarımı; itinayla kaçtığım, üstünü örttüğüm ve derinlerime gömdüğüm duygularımı düşünürüm...

Dalmış olanlar bilir... derine inildikçe renkler soluklaşır... kaybolur gün ışığı renkleri... herşey mavi ve yeşilin tonlarında derindeki sükunete saklanır sessizce... sonra, ışık tuttuğunuz anda... beliriverir en şımarık halleriyle kırmızılar turuncular... ışık hüzmeniz boyunca sabırsızca oynaşırlar suyun içinde...

Derinlerime indiğimi düşünürüm ben de bazı bazı... elimde fenerim...

Kan rengi bile yeşildir derinde... ama aniden... ışıkla birlikte ortaya çıkar en kırmızı haliyle... acısa da tutarım ışığı üstüne üstüne.. bazen kaşır daha da kanatırım... bazen de kanamaları bulurum itinayla... pansuman yaparım kaçtığım yaralarıma....

Benliğimin kuytularında gezinmek, benim için hep derinlere bir yolculuk olmuştur...

"içimdeki dağlara çıktım" diyordu... evet bu farklıydı...tabii ya sadece derinler yok ki... dağlarda var içimizde... uzak durmaya çalıştığımız itinayla... değişmez, fethedilemez sandığımız herşeye dair....

Düşündüm uzun uzun...dağlarımı tanımaya çalıştım...vardı elbet...olmaz mı... sıra dağlarım bile vardı :))  farkında olmasam da oluşturduğum... hem kendime hem herkes adına... dağlarım.... duvarlarımın ardındakiler....


Dağlarıma tırmanmaya cesaretim var mı... ya da birilerinin tırmanmasına izin varmı... bilmem... mümkün mü acaba...

"Ben böyleyim" dediğimiz noktada başlıyor etekleri bu dağların... içini doldurdukça biz, yükseliyor yavaştan, çaktırmadan...bizimse... sırtımız dönük çoğu zaman...söyleniyoruz olduğumuz yerde..

Sürekli besliyoruz bu yükseltiyi..."aaaa canım ya, değişir mi hiç insan" ya da" yok yok yapamam mümkün değil" dediğimiz noktada ise sarp yamaçlara geliyor sıra.... ve artık nurtopu gibi bir yeni dağımız oluveriyor....

Yer bilimcileri bile şaşırtacak bir yapılanma... hiç böyle bakmamıştım bu duruma...

Oysa lafa geldi mi... kolaylıkla söylerim ben de " insanoğlunun alışamayacağı ortam, kaldıramayacağı yük, başaramayacağı iş yoktur " diye..."ölümden başka".....

Değişebilirlik, yenilenebilirlik yetisine bunca inanmama rağmen...yine de...inanın yine de... durdurdu bu söz beni... "içimdeki dağlara tırmanmak"... tokat gibi geldi bana hatta.... sırtımın ardında hissediverdim varlıklarını... yavaşça döndüm... kaldırdım başımı....gördüm....

Şimdiki aşama... tırmanacak cesareti toplamakda... hadi bakalım :))  Belki de yardım bile almak gerek bazen... ne dersiniz.... dağlar benim olsa da :)) başarmak için önce istemek gerek dimi...

15 Şubat 2012 Çarşamba

ey aşk... bizi affedecekmisin...

Yaşadığımız abartıların, yönlendirmelerin, pazarlama savaşlarının bir sınırı, bir dur'u yok.... değilmi?

Tüketim çılgınlığı her alanda ve her koşulda sürekli kendini aşıyor... Siz de sürekli bir bombardıman altında gibi hissetmiyormusunuz kendinizi... internetten, medyadan, sokaklardan hatta telefondan... birinden kurtarsanız diğerinin hedef alanına düşüyorsunuz... son örnek de "kırmızı kalp" sarhoşluğu....

"imdatttt.... sevgililer günü geldi".... diyesim var artık.....

Basın, yayın, sosyal medya, tüm iletişim kanalları, mailler, mesajlar.... her yer kıpkırmızı.... her yerde kalpler kalpler.... vallahi benim sevgimin rengi kırmızı değil... hele bu valentine baskısından sonra, bir daha da kırmızı olmayacak... itinayla...:))

Yaa kardeşim, aşk dediğin iki kişilik bir serüven... naif, zarif bir o kadarda yırtıcı, vahşi bir duygu.... bu öyle milli bayram modunda kutlanacak bişi mi... ucuz aşk romanları tadında bir mizansenle... olmak zorundamı yani... aşk bu ya ... aşk... öyle bayrak bayrak kırmızı kalplerle kalpsizleştirilerek, sıradanlaştırılmaya çalışılan, bu kadar ucuzlaştırılan, piyasa da meta yapılan, görselliklere boğularak gerçeklikten kopartılan, bir komedi tiyatro sahnesinde performansa zorlanan, sonrada outlet mağazalara düşen..... aşk..... aşkolsun yani....

Aşk... deli bir duygu oysa... renge kalıba sığmayan....vahşi, huzursuz, huysuz, çılgın, çocuksu, ergen, saldırgan, bencil, mantıksız, sabırsız.... diğer yanıyla.... utangaç, ürkek, naif, zarif, kırılgan.......bu duygu işte pazara sürülen... erotik kırmızı bir ambalajın içinde "mış" pozları veren.... vallahi bu promosyonları, kampanyaları yapanlar bile utanıyorlardır bence yaptıklarından... hayatında bir defa bile aşık olmuş, ama gerçekten aşık olmuş herkesi kasar bence bu "sevgililer günü" komedyası..... Valentine yattığı yerde habire ters dönüyordur eminim...

Toplumsal duygulanım hezeyanları da yönetilebiliyor... ne zaman sevinip ne zaman ağlayacağımız, nasıl ve kime aşık olup nelere sinirlenmemiz gerektiği bir şekilde bizlere aktarılıyor sürekli... seneler önce, ilk kahkaha efektli pembe komedi dizileri yayınlandığında ne kadar yadırgamıştık hatırlarmısınız... ama artık efekt gibi ilkel yöntemler değil kullanılan... yada coca cola'nın gizli görüntüleri de değil beynimizde görselliği ile kazınan.. artık beş duyumuzda iletişicimlerin emrinde.... baktığımız, gördüğümüz, işittiğimiz, kokladığımız ve dokunduğumuz herşey de bu pazar, piyasa, tasarım devlerinin izi var artık...ömür kısa zevkler sonsuz.... hepsini tatmak lazım ya... hızlı daha hızlı tüketerek yetişebilirsin ya... o halde düşünme ve karar aşamalarını da atlayalım ne çıkar... birileri düşünsün ve planlasın hatta hissetsin bizim yerimize... bize hazır duygulanım sonuçları kalsın... çabuk çabuk... sonra hemen bir diğerine...hızla..ne kolay dimi... çok, daha çok, en çok şeye ulaşalım böylece....ne hoş değilmi... ya salakmıyım ben...niye şikayet ediyorum ki bu durumdan... kapılıp bu sele gitmek varken... öyle aykırı aykırı konuşmak da niye...Allah allah yani :))

Yok yok ben illaki kendi duygularımı istiyorum...az sayıda ama "tümüyle orijinal ve benim olanı".... tv hemen hemen hiç seyretmiyorum... böyle günlerde mağazaların sokağından bile geçmiyorum... ilgili mailleri açmıyorum... gazete eklerine bakmıyorum... giderek daha ve daha seçici oluyorum.. ama yetmiyorum...bütün bunlara rağmen içim dışım kırmızı... "yeterrrr..... benim aşkım kırmızı değil vallahi.... ebrulimi ebruli" :)) ve bir kutlama töreni de gerektirmiyor, sadece yaşanıyor... varmı itirazı olan ....:))

Sevgiyle :)
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...