27 Haziran 2012 Çarşamba

Çocuk erkil aileler... hangi arada oldu bu ???


Bugün ayrı ayrı sohbetlerde benzer bir konuyu konuştuk, rastlantısal bir devamlılıkla... 

Bir yanda çocuğun çok da anlam ifade etmediği durumlar, ürküten bir sıradanlık, çıplak gerçekçilik... 

Bir yanda teslim olmuş, yönetilen, çocuk erkil aile yapısı... bir uçtan ötekine... peki denge nerede? 

Çelişkili... düşündürücü... biraz irkiltici hatta...
Düşündüm... 

Anlatmak istedim sizlere de....

Çocuk cerrahı bir arkadaşım anlatıyordu;

Pervin hanım, iri yarı bir anadolu kadını... çocuklarından birinin doğumsal anomalisi var... devamlı tedavi altında... bol çocuklu, tek odalı evde yaşayan bir anne...
Randevularından birine gelmemiş... Bir ay sonra geldiğinde sordum;

- Niye gelmedin önceki randevuna...

- Cenazemiz vardı...

- Hayrola başın sağ olsun...

Pervin hanım yüzüme baktı, mimiklerini hiç değiştirmeden;

- Sağ ol doktor, gece su içmeye kalkmıştım, bizim en küçük numaranın üstüne basmışım farkında  olmadan, kaybettik, ondan gelemedim....

Bunca normal, bunca gündelikti kaybı.... doğal ve sıradan bir üzüntü ile anlatmıştı...

Doktor arkadaşım bir anı daha anlattı yaşadığı;

Bir yeni doğan bebek aldık yoğun bakıma, mide barsak sisteminde ciddi anormallik olan, şansı az, bakımı uzun, bir sürü ameliyat gereken.... babasının onayı lazım yatırıp tedaviye başlamak için... ama adam bi türlü ikna olmuyor... alıp götürmek istiyor çocuğu... 

- Ölür hemen uzun yaşayamaz yanınızda... 

Ama yok, adam hiç yanaşmıyor...

- Seni savcıya ihbar ederim, öldürüyorsun bebeği elinle....

Yüzüme baktı... doğrudan, yapmacıksız, keskin, acabasız...

- Doktor, evde var 9 tane daha, sen yatırınca bu bebeği benden türlü şeyler isteyeceksin, bakım için, eksikler için vs, hal böyle olunca ben diğerlerine bakamam, onlar ölür, daha mı iyi......

İşte bu kadar netti seçimi... dedim ki kendime, sen kim insanları yargılamak kim, çocuğun anlamını sorgulamak kim....

Bu kadar normaldi çocuğun doğumu da ölümü de... varlık anlamı sorgulanmadan, değeri üzerine kafa yormadan... doğadaki enikler gibi... aralarından yaşayan benimdir.. gerisi telef olabilir...

Böylemiydi eskiden çocuğun anlamı gerçekten... gelişi gidişi, dayanıp büyümesi...çelikleyip ayıklama adetleri... günlük hayata, yada hayata etkisi... bumuydu gerçekten.... ana erkil, baba erkil hayatta çocuk sıradandı... önemi, öncelikleri çok düşünülmezdi... öylemiydi... öyleydi...

Peki biz hangi arada "çocuk erkil aileler" haline geldik... çocuklar ne zaman iktidarı ele geçirdi.. özellikle eğitimli, çalışan anne baba çocukları evdeki tek hakim..yada ayrı çiftlerinkiler.... ne yeneceğine, ne seyredileceğine, nereye gidileceğine onlar karar veriyor...

Araba reklamlarına dikkat ettiniz mi... tümüyle çocuklara yönelik artık... yeni x jenerasyonu bu... pazarlamacılar çözmüş bu dinamiği.. tüm araç pazarlamalarının hedefinde çocuklar... evde alınacak araba için bile onların sözü geçiyor...

90 larda yeni milenyumun başlarında çocuk psikologları, ebeveynlere çocukları ile arkadaş olmalarını öneriyordu... böylece çocuklar iktidara geldi.. şimdilerde psikoloji bundan caydı ve çocuğun ailedeki rolünü "çocukluk" olarak belirlese de... artık olan oldu... geri dönüş de, anne babaları bu konuda ikna etmek de zor...

Bir uçtan bir uca kaydık toplumlar olarak.... ortası bakalım kaç nesil sonra gelecek... arada kayıp nesillerin yaşayıp göreceği neler var kim bilir....

Dengeyi tutturmak her konuda olduğu gibi bu konuda da zor gibi...

Çocuk erkil olmayı reddetmeyen sevgili dostlar... en azından bir kere daha düşünün emi...

Sevgiyle :)))



25 Haziran 2012 Pazartesi

Sanki üstüme vazife..

Dayanamıyorum....

Yok illa karışacağım...

Sağa bakıyorum, sola bakıyorum, içimden on'a kadar sayıyorum....olmuyor, olmuyor.. dayanamıyorum...

İlla fikrimi söylicem yani...bana sorulmuş olması da gerekmiyor her zaman... söyleyeceğim bir bildiğim varsa... susamıyorum.... illa diyeceğim ve rahatlayacağım o kadar yani...varmı böyle bir şey... nasıl da kızıyorum kendime... ya kızım bir sus... bi dur...bi bekle diye...ama nafile...sanki her şey benim üstüme vazife..:))

Durumdan vazife çıkarma durumu ki..... mutenası müstesnası yok... her durum da baki... eyvah ki ne eyvah vallahi....

Terapi mi alsam ne yapsam....

Otobüste mesela... önümdeki sırada iki kişi konuşuyor... aslında dinlemek bile ayıp... bir film adını hatırlayamıyorlar... yok hayır sus ama karışma.... desem de... biliyorum... en çok iki dakika sabredeceğim... aklımdan neler geçirmeye çalışsam da... çaresizim... söylemeliyim .... öne eğilip söylüyorum... ohhh... artık susabilirim... varmı böle bişi yaaa.... neden her şey benim üzerime vazife....

Çocukluktan beri hep aynı... büyüdüm değişmedi.. yaşla başla bir alakası yok ki... bu bir ruh durumu ki öyle böyle değil.. sabırsızlık mı, cantezliği mi.. yok yok hiç biri değil...

Başıma neler geldi bu huyumdan... bi susmayı becersem... ulu orta öyle pat diye her şey söylenirmi... Allahın delisi bi sen mi kaldın... bak diğer herkes susuyor, anlamazlıktan gelip salağa yatmanın dayanılmaz hafifliğinde... bu nasıl bir "söyle kurtul, söyle rahatla" durumu ki... başıma gelecekleri bile bile... içim önce kıpırdamaya başlıyor, sonra fokurduyor.. veeee en sonunda taşıyor... önemli yada önemsiz olması da değil bu durumu tetikleyen... söyleyecek bir söz düşmüşse aklıma... eyvah... illaki taşıp çıkacak dışarıya...

Ne demiş erenler; " Söz gümüş ise sükut altındır"... iyi de gel de anlat içimdeki deliye....

İşte öyle...

Kusura kalmayın emi... bu da ben işte... sevgiyle....

Aklım dur dese bile....


AKLIMIN DUR DEDİĞİ YERLERDE DURAMADIM

Söylenmemiş sözcüklerde
Açılmamış şarapların tadı saklıdır...
Geceler benden önce...
Şafağı gördüm seherde..
Parlayan gözlerde, sözlerde, hecelerde...
Tutkulu duygulardan yansıyan o ışık vardır.....

Yasaklar davet gibi çağırdı, olmazlara
Vazgeçmelerden hep caydım en sonunda...
Aklımın dur dediği yerlerde duramadım
Asla'lar davet gibi çağırdı!
Belki de durmalıydım....

Çıkmazlar sokağında
Hep beni sabahladım
Olmazları olur yapmaktı uğraştığım...
Yorulsa da bazen inanmışlığım...
Vazgeçmemelerin devamındayım...

Gözlerimde parlarken duygularım,
Yansıyan ışık sanki tutkularım
Yorulsa da sözlerim ilmek ilmek...
Aklımın dur dediği hallerde hiç duramadım...


Durmalımıydım sahi sizce,
Ben olmazdım ki ince ince,
Aklım dur dese bile,
Sanırım bundan sonra da bence,
Duramayacağım seferlerdeyim....:))






İçimdeki çocuk

Boş yere geride kalmaz içindeki çocuk
Ya hiç oyuncak yoktur gittiğin yerde,
hava soğuk,
Yada oyundaşlar da geçmişindedir

Boş yere kendinsiz kalmaz yüreğin
ya yüreğin kalmıştır geçmiş kendinde
yada yüreğinde kalan elde değildir

Geriye bak, ara, bul, getir... hadi,
Bugün farkındaysan zamanı şimdi
Ürkek saklansa da, izler o seni
Yüreği kendinle buluştur...hadi

Keşke diyecek zamanlar geçti,
Şimdi içindeki çocuğu bulma vaktidir
Çocuk hallerini bulup taşımak,
İstenirse asla, çok zor değildir


Çocuk olabilmek yeniden... çok keyifliymiş çokkk :)) içimdeki çocuğun elini bir daha hiç bırakmayacağım... hatta fırsat buldukça sahnede o olacak... saklanmak, unutmak, yok saymak... nasıl becerdiysem inanamıyorum...

Nasıl bıraktıysam, öylece bekliyormuş beni... önce çok ürkekti sadece... hemen gelmedi benimle.. görelim bakalım der gibiydi gizliden... hadi görelim... inanmıyordu bana hala... haklıydı tabii.. kolaymı bunca sene...

Sonra zamanla o da alıştı benimle beraber olmaya her yerde... eğlenmeye başladık, her durumda, her konumda.... en sıkıntılı hallerimde göz kırptı çaktırmadan... darlandığım anlarda "denizi düşün" diye fısıldadı... en saçma en dayanılmaz anlarda... "yukarıdan bak, acayip komik" bile der oldu... 

Bazen insanları şaşırtıyor öylece ortaya çıkıp... beklenen ezberlerle değil, kendince söyledikleri... dobra, net, acabasız ve tabii alışılmadık.. benim için bile... ama çok eğlenceli... çok keyifli... 

An be an yaşamak... inanın içinizdeki çocukla mümkün... o farkında her şeyin ve sizi sürekli farkında tutuyor.. öyle ya da böyle... inanın... deneyin... göreceksiniz...

Sevgiyle...:)))


18 Haziran 2012 Pazartesi

Yeniden Günlerin Şafağında...


Ben bana nasıl da,
Hep geç kalmışım...
Ben bende saklanmış,
Yok mu saymışım...
Ben beni unutup,
Bir de şaşmışım...


Korkma hadi söyle geç kalmışlığım...
Yoksa ben daha çoook geç kalacağım...
Daha erken deme aldanmışlığım...
Geçen zaman değil benim hayatım...


Kaçmalar bitmezki, nedenler sayıp...
Zamanlar tükendi fatura kayıp...
Bunu sormak sanki
Ayıp mı ayıp...


Arayıp bulmanın vaktidir artık...
Sonunda sormanın vaktidir artık...
Hesabı ödeme vaktidir artık...
Kalkıp yaşamanın zamanı şimdi...
Sonunda bulmanın vaktidir artık...

Söz verdim..
Bu defa geç kalmayacağım..
Yeniden günlerin şafağı şimdi..
Beni bende bulmanın
Vaktidir artık...

13 Haziran 2012 Çarşamba

Bir adı vardı, Nevin...


Çocuktum....
Evde yaşıtım yoktu...

Hayali bir arkadaşım vardı...
Bir adı vardı, Nevin..
O susar ben anlatırdım...
Onun yerine de anlatırdım...
Hep ona gösterdim bakıp gördüklerimi
O ise sadece gülümserdi...
Olsun,
Bir adı bile vardı ve hep yanımdaydı...

Büyüdüm....
Canlarım, dostlarım, arkadaşlarım...

Nevin'se artık yoktu...
Kalabalıklarda kimsesizliğim...
Suskunluklarda haykırışlarım..
Baktıklarım, gördüklerim...

Büyümüştüm...
Ve herkesin acelesi vardı..
Nevin ise artık yoktu...

12 Haziran 2012 Salı

Dany Brillant bu işi çözmüş :))


Harbiye açık hava tiyatrosu hınca hınç doluydu dün akşam... Dany Brillant konserindeydik...

Bir heyecan bir heyecan... daha konser başlamadan ortamdaki enerjiyi ve beklemedeki sabırsızlığı hissedebiliyordunuz.. kıpır kıpırdı her taraf...

Farklıydı diğer konserlerden... önce çok da fark etmemiştim, yada dikkat etmemiştim.. ama sonradan gördüm neden farklı hissettiğimi... sanki kadınlar matinesine gelmiştik... onca kadının arasında kaybolmuştu erkekler.... Dany Brillantı ilk kez izleyecektim sahnede... bunları paylaştığımda bekle nedenini görürsün dediler :)) gördüm inanın... hem de nasıl :))

Show sakin başladı.. ilk bir iki şarkı normal konser formatında... ama sonra gerçek latin şarkıları ve Dany'nin danslarını izlemeye başladık hep birlikte... artık dinleyicilikten izleyiciliğe atlamıştık fark edemeden.. o nasıl bir vücut dili... tüm hareketler, sözler, mimikler hepsi bilinçli... doğrudan hatunlara yönelik hemde... davetkar.. cüret için teşvik edici... resmen flört etti tüm seyirciyle... bu enerji yayıldı sahneden dalga dalga tüm izleyenlere.. etkilenmeyen yoktur sanırım...  dans etti... izleyenleri sahneye davet etti...bol bol da iltifatlar yağdırdı Türk hanımlarına.. eee şarkıları ve sesi zaten malumunuz... hangi hatun bunca etkiye direnebilir ki... çıkışta herkesin yüzünde bir koca tebessüm... Dany sahneden doğru gelip herkese kendisini iyi hissettirmişti... dokunmuştu yüreklere öyle yada böyle... Allah sahibine bağışlasın ve o sahibine de bol sabırlar versin dedim ben yine bence :))

Erkeklerin kadınları anlaması çok zordur derim, genellikle... ama işte bu kadar da kolaydı... bir çözdün mü hatun dilinin şifresini.. arkası çorap söküğü... yani o kadar da bilmece bir durum değilmiş görüldüğü gibi... sadece biraz dikkat biraz özen hepsi bu gibi...

Bu kadar basit bu kadar kompleks... bu kadar kolay bu kadar zor... biz kadınlar işte... fazla söze de hacet yok.. biz bizi biliyoruz dimi :))))))))))

Sevgiyle


9 Haziran 2012 Cumartesi

"Bunu ben yaptım" diyebilmek....

Bir şey, herhangi bir şey yaptıktan sonra.... hele bir de beğendiyseniz yaptığınızı... ortaya çıkan şey sizi mutlu ettiyse.... şöyle bir geçip karşısına... ha ha harika ya "bi de bunu BEN YAPTIM" demenin lezzeti gibisi varmı? 


Başarmanın o bağımlılık yapan tadı.... o nasıl bir kendinden memnun olma hali... dudaklardaki gizlenemez gülümseme... bir hafifleme hissi ile birlikte... evet ya budur deme durumu yine...


Bu tadı bilenler bilirler ne anlattığımı... başarı bağımlılığı bile gelişebilir insanda... daha iyisi, daha daha iyisi için uğraşası gelir... o saatlerce süren emeklerin, göz nurunun, kimi zaman alınan risklerin, bazen boşunaymış gibi görünen çabaların, umutsuzlukla savaşmaların, vazgeçmicem inatlaşmalarının sununda geliyorsa hele... öyle bir keyif verir ki kişiye.... gel de bağımlısı olma bu tadın... 


Kendimi hatırladığım ilk yaşlarımdan beri bir şeylerle uğraşmayı, kendi kendime bişiler yapmayı hep sevdim ben... döke saça da olsa illa yemeğimi kendim yiyecektim... oyuncaklarımın çoğunu kendim yaptım... çamurdan heykeller, kutulardan evler yaptım... dikiş örgü denemeleri yaptım kendimce... kimi denemelerimin sonu hüsran olsa da :)) "kendim yapabilirim" lere hep inandım...


Bence bunu erken yaşta öğretmek lazım çocuklara... bu lezzeti bilmeyenler için hep üzülmüşümdür... kuzguna yavrusu şahin görünür misali de olsa... insanın kendi yaptığı şeylerden aldığı tat bir başka oluyor... kendinden memnun olmak hoş bir duygu... ayrıca kıymetini de başka biliyor kişi onca çaba harcadıktan sonra... kolayca elde edilmiş gibi görünen pek çok şeyin ardında gizli olan uğraşları, verilen emekleri birebir yaşayınca insan, her şeye daha bir saygılı oluyor ayrıca... detaylarda dikkatli... tüketirken özenli... az şey mi bu...


Kendim bir şeyler yapmaya meraklıydım tabiii... ama özellikle desteklendim bu konuda... ben yaptım, ben buldum, ben başardım... mutlu bir çocuktum ben... özellikle babama çok şey borçluyum bu konuda... öyle itinayla yetiştirmiş ki beni... 


Babamla mantar toplamaya çıkardık Heybeliada da... ben yine 8-9 yaşlarında... yağmur sonrası mis gibi çam kokuları arasında ormanda dolaşırdık... O derdiki "sen şu yöne git ben bu yöne" sonrada taa uzaklarda bir yeri gösterip "orada buluşuruz" derdi. Yine yalnız kalırdım.. ağaçların altındaki öbekleri eşelemeye başlardım keyifle...her bulduğum mantarda çığlık çığlığa bağırırdım sevinçle....babam hemen yanıma gelirdi koca bir aferimle ... işte öyle dolaşırdım... mantarı bulana kadar yalnız sonrasında babamın aferiniyle... çok severdim bu oyunu... yine seneler sonra itiraf etti... meğer o saklarmış mantarları ağaçların altına... ben bir öbekle uğraşırken o da öbür ağaç civarına.. tabii çocuk ben anlamazdım sapı yerde mi değilmi... ben de mantarları kendi bulduğundan emin bağırırdım sevinçle :))... "kendin yaptın, kendin buldun diye öyle sevinirdin ki,  hep sev istedim KENDİNİN YAPTIKLARINI" demişti babam, bu oyundaki gerçek durumu anlattığında :)


Eğitimi almışım ya....kendi tarzım oldu sonraları... hep daha iyisini yapmaya çalıştım hatta... 


Doğada gezerken yada su altında bir şeyler topladığımda.... ıslık çala çala yemekler yaptığımda... uzun yapbozlardan sonra "hah bu oldu" dediğim bir resmi bitirdiğimde... çok emek verdiğim bir proje hayata geçtiğinde... çok zorlandığım bir işi bitirdiğimde... hoşuma giden bir yazı yada şiir yazdığımda... ilk defa bisiklete binmeyi becerdiğimde... ve küçüklü büyüklü daha bir çok şeyde... 


Başarmak keyifli bir duygu... çapkın bir lezzeti var aslında... biraz narsist, biraz uçuk, biraz egosantrik tabii kabul etmeliyim... abartmamak gerekli... ama keyfini de kim inkar edebilir... karşısına geçip bu yapılanın, içten bir "oleyyyy" demenin keyfini... çoğu kere içimden kendi kendime söylesem de bunu... bazı bazı tutamam kendimi sesli sesli de kutlama yaparım... e bu kadarı da hoş görülebilir dimi :)))))


Gönülden teşekkürler canım babam sana... bu duyguyu, bu lezzeti daha çok küçükken tattırdığın için bana :))


Sevgiyle... başarmanın keyfiyle... güzel günler olsun hepimize...

5 Haziran 2012 Salı

Miktarı "YETER" olan ....

Hep dahası, biraz dahası... her hedeften bir sonrası.... her ulaşılanda, daha soluklanmadan bir başkası... dahası, hep daha dahası...

Bu nasıl bir duygudur... sadece elde edilen materyal şeyler değil bahsettiğim... hep bir sonraki için yaşamak, planlamak, hep acelesi olmak, hep doyumsuz tatminsiz ve aç gözlü olmak... daha çok, çabuk, daha daha çok....

İçkide sızıp kalana kadar içmek... yemekte kusana kadar yemek... sevgide skorlarla yaşamak... yanındaki ile değil sıradakilerle uğraşmak... her duyguyu tüketmek... her lezzeti diplemek.. ve bir durumdan diğerine koşmak, koşmak...

Nedir bu telaş, bu acele, bu açgözlülük... kaçmak mı asıl kendinden... soluklanırsa fark edeceklerinden... avucunda kalanlardan... lezzet özlemlerinden... kendinde göreceklerinden... detayların belirginleşmesinden... duyguların rafine haline gelmesinden... kendini fark etmekten kaçış değilse nedir ki bu...

Yetmez olur hiç bir şey, yetemez.... az gelir, dar gelir, kısa gelir... paslıdır tüm lezzetler o koşturmada... tüketmek esastır.. çabuk çabuk.. çok çok....en çoğunu almak gerek en kısa zamanda... bir alışveriş çılgınlığı günün 24 saatinde... yetmelere yetişmeye kalktıkça yetmez olur herşey.... giderek daha daha yetmez olur...

Peki yeten nedir? ne kadarı yetmeli... var mı bunun bir ölçeği tarifi....

Bir arkadaşım söyledi.. bilmiyordum ben... "Bakara suresi" ndeki alkol için olan sözleri... yasak nedenini anlatıp sonunda da "ama soruyorsanız ne kadar miktarı diye - miktarı yeter olandır" denmiş... ne hoş bir ifade " miktarı yeter olan".... işte bu dimi zaten... bana başka, ona başka, sana başka olabilir "yeten miktar"... sadece içkide de değil her şeyde... iş o yetmeyi, yeterliliği, doymaları, doyumları hissetmekte zaten.. hissedebilmekte....

Bunun için iç sesimizle ve kendimizle barışmak gerek önce ki "yeterli" diyen o sesi duyabilelim... her şeyin lezzeti dozunda değil mi...bir tat az olsa da, çok olsa da lezzet eksik olmuyormu... her lezzet tadında kararında güzel değil mi.. nasıl ki tadımlarda lezzeti yakalamak için, lokma yada yudumlar küçük küçük oluyorsa... acelesiz.. ağızda kalış süresi uzun.. farkına vara vara... işte yaşam anlarında da bir gurme disiplini ile, maksimum lezzeti yakalayabilmek için, biraz vites küçültmek, yavaşlamak gerekiyor...

Durmak, dinlemek, hissetmek, farkında olmak için.... yeterli olanın, "yeter" olanın yetebilmesi için...o hassas noktayı yakalamak için... tatları maksimize ederek yaşayabilmek için... biraz yavaşlamak gerekli.... Hep acelemiz olması, keyif zamanlarının olamaması ve tatların hiç bilinememesi ne acı değil mi...

Keyifli, acelesiz zamanlar olsun hepimize.... en lezzetlisinden.... sevgiyle.....:))
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...