2 Temmuz 2012 Pazartesi

Gökteki uçurtma, raftaki uçurtma...

"İplerimden çekiştirirlerse darlanırım... ben göklerde uçmalıyım, özgür... 


Aslında öyle uzaklara falan da gidesim yok.. bir yere bağlı olabilirim... ama uçmalıyım... salınmalıyım özgürce... bulutların yanından izlerim ben aşağıda olan biteni.. ilgimi çektiğince...gerektiğince... kalanı benden uzakta olabilir.... 


Alanımı daraltırlarsa, yada zorla yerde tutarlarsa... raftaki uçurtma kadar mahzun, tutsak ve mutsuz olurum... ne işim var benim rafta.. ben uçmalıyım... uçmam lazım ...


Ama yine de .... tüm bunlara rağmen...rafta kalmak çoğunlukla benim gönüllü kararım... bunca uçmayı istememe rağmen... ne tuhaf bir çelişki.."

Kendimi raftaki uçurtma gibi hissettim mi hiç?... bu soru dolaştı içimde, arkadaşım gittikten sonra... aslında benzer durumlar yaşasam da.. tam böyle olmamıştı... olsa da uzun kalmamıştım yerde... sanırım benim reddettiğim hem uçamamak hem de bir ucumun bağlı olmasıydı...bu bağı, hele bu çekiştirmeyi hissettim mi... yere indirme niyetlerini sezdiğimde.... hep gittim ben... bağ mağ kalmadan uçtum, kaçtım... derin mavilere...

Hele hele rafta tutsak kalmak.... mahzun, çaresiz bir uçurtma olmak.... dayanamazdım sanırım o duyguya....

Kar dağına göre mi yağıyor .... ya da dağ kar varsa üzerinde, daha bir sabırlı, dirençli ve hoşgörülü mü oluyor bilmem... ama yaşadığım gerekçeler, yada bendeki karlar şimdiye kadar beni öylesine sabırlı yapamadı... rafta uçurtma olmayı kabullenecek, "şimdi diğer uçurtmaların uçma zamanı dedirtecek" bir durum... bunun olmaması şans mı... yoksa şanssızlık mı onu da bilemedim...

İçimdeki isyankar deli kız yine de "hayır hayır" diyor.... biz ne bağları ne de rafta yer almayı kabullendik... bu bizim seçimimizdi...

İyi de rafta gönüllü kalma durumlarına ne demeli...

Rafta kalana değil, onu rafta gönüllü kalmaya razı edenlere bakmalı belki de....

Yine de... neden birilerinin uçabilmesi için birilerinin yerde olması gerekiyor... hep birlikte uçulamaz mı... saygın sabırlı yanyana uçan uçurtmalar olunamaz mı.... ipler mi karışır... rüzgar mı azalır... yer darlığı, yen darlığı mı çekilir... genç, acemi uçurtmalara yol göstererek, onların uçmalarına da engel olmadan yanlarında uçarak eşlik edilemezmi.... bence edilebilmeli...

Sen anlamazsın dedi arkadaşım... kimbilir bekli de haklıydı... yaşamak gerek.... kimbilir... belki...

Ama deli kız bunu yine de kabullenemedi....

Sevgiyle... :))


27 Haziran 2012 Çarşamba

Çocuk erkil aileler... hangi arada oldu bu ???


Bugün ayrı ayrı sohbetlerde benzer bir konuyu konuştuk, rastlantısal bir devamlılıkla... 

Bir yanda çocuğun çok da anlam ifade etmediği durumlar, ürküten bir sıradanlık, çıplak gerçekçilik... 

Bir yanda teslim olmuş, yönetilen, çocuk erkil aile yapısı... bir uçtan ötekine... peki denge nerede? 

Çelişkili... düşündürücü... biraz irkiltici hatta...
Düşündüm... 

Anlatmak istedim sizlere de....

Çocuk cerrahı bir arkadaşım anlatıyordu;

Pervin hanım, iri yarı bir anadolu kadını... çocuklarından birinin doğumsal anomalisi var... devamlı tedavi altında... bol çocuklu, tek odalı evde yaşayan bir anne...
Randevularından birine gelmemiş... Bir ay sonra geldiğinde sordum;

- Niye gelmedin önceki randevuna...

- Cenazemiz vardı...

- Hayrola başın sağ olsun...

Pervin hanım yüzüme baktı, mimiklerini hiç değiştirmeden;

- Sağ ol doktor, gece su içmeye kalkmıştım, bizim en küçük numaranın üstüne basmışım farkında  olmadan, kaybettik, ondan gelemedim....

Bunca normal, bunca gündelikti kaybı.... doğal ve sıradan bir üzüntü ile anlatmıştı...

Doktor arkadaşım bir anı daha anlattı yaşadığı;

Bir yeni doğan bebek aldık yoğun bakıma, mide barsak sisteminde ciddi anormallik olan, şansı az, bakımı uzun, bir sürü ameliyat gereken.... babasının onayı lazım yatırıp tedaviye başlamak için... ama adam bi türlü ikna olmuyor... alıp götürmek istiyor çocuğu... 

- Ölür hemen uzun yaşayamaz yanınızda... 

Ama yok, adam hiç yanaşmıyor...

- Seni savcıya ihbar ederim, öldürüyorsun bebeği elinle....

Yüzüme baktı... doğrudan, yapmacıksız, keskin, acabasız...

- Doktor, evde var 9 tane daha, sen yatırınca bu bebeği benden türlü şeyler isteyeceksin, bakım için, eksikler için vs, hal böyle olunca ben diğerlerine bakamam, onlar ölür, daha mı iyi......

İşte bu kadar netti seçimi... dedim ki kendime, sen kim insanları yargılamak kim, çocuğun anlamını sorgulamak kim....

Bu kadar normaldi çocuğun doğumu da ölümü de... varlık anlamı sorgulanmadan, değeri üzerine kafa yormadan... doğadaki enikler gibi... aralarından yaşayan benimdir.. gerisi telef olabilir...

Böylemiydi eskiden çocuğun anlamı gerçekten... gelişi gidişi, dayanıp büyümesi...çelikleyip ayıklama adetleri... günlük hayata, yada hayata etkisi... bumuydu gerçekten.... ana erkil, baba erkil hayatta çocuk sıradandı... önemi, öncelikleri çok düşünülmezdi... öylemiydi... öyleydi...

Peki biz hangi arada "çocuk erkil aileler" haline geldik... çocuklar ne zaman iktidarı ele geçirdi.. özellikle eğitimli, çalışan anne baba çocukları evdeki tek hakim..yada ayrı çiftlerinkiler.... ne yeneceğine, ne seyredileceğine, nereye gidileceğine onlar karar veriyor...

Araba reklamlarına dikkat ettiniz mi... tümüyle çocuklara yönelik artık... yeni x jenerasyonu bu... pazarlamacılar çözmüş bu dinamiği.. tüm araç pazarlamalarının hedefinde çocuklar... evde alınacak araba için bile onların sözü geçiyor...

90 larda yeni milenyumun başlarında çocuk psikologları, ebeveynlere çocukları ile arkadaş olmalarını öneriyordu... böylece çocuklar iktidara geldi.. şimdilerde psikoloji bundan caydı ve çocuğun ailedeki rolünü "çocukluk" olarak belirlese de... artık olan oldu... geri dönüş de, anne babaları bu konuda ikna etmek de zor...

Bir uçtan bir uca kaydık toplumlar olarak.... ortası bakalım kaç nesil sonra gelecek... arada kayıp nesillerin yaşayıp göreceği neler var kim bilir....

Dengeyi tutturmak her konuda olduğu gibi bu konuda da zor gibi...

Çocuk erkil olmayı reddetmeyen sevgili dostlar... en azından bir kere daha düşünün emi...

Sevgiyle :)))



25 Haziran 2012 Pazartesi

Sanki üstüme vazife..

Dayanamıyorum....

Yok illa karışacağım...

Sağa bakıyorum, sola bakıyorum, içimden on'a kadar sayıyorum....olmuyor, olmuyor.. dayanamıyorum...

İlla fikrimi söylicem yani...bana sorulmuş olması da gerekmiyor her zaman... söyleyeceğim bir bildiğim varsa... susamıyorum.... illa diyeceğim ve rahatlayacağım o kadar yani...varmı böyle bir şey... nasıl da kızıyorum kendime... ya kızım bir sus... bi dur...bi bekle diye...ama nafile...sanki her şey benim üstüme vazife..:))

Durumdan vazife çıkarma durumu ki..... mutenası müstesnası yok... her durum da baki... eyvah ki ne eyvah vallahi....

Terapi mi alsam ne yapsam....

Otobüste mesela... önümdeki sırada iki kişi konuşuyor... aslında dinlemek bile ayıp... bir film adını hatırlayamıyorlar... yok hayır sus ama karışma.... desem de... biliyorum... en çok iki dakika sabredeceğim... aklımdan neler geçirmeye çalışsam da... çaresizim... söylemeliyim .... öne eğilip söylüyorum... ohhh... artık susabilirim... varmı böle bişi yaaa.... neden her şey benim üzerime vazife....

Çocukluktan beri hep aynı... büyüdüm değişmedi.. yaşla başla bir alakası yok ki... bu bir ruh durumu ki öyle böyle değil.. sabırsızlık mı, cantezliği mi.. yok yok hiç biri değil...

Başıma neler geldi bu huyumdan... bi susmayı becersem... ulu orta öyle pat diye her şey söylenirmi... Allahın delisi bi sen mi kaldın... bak diğer herkes susuyor, anlamazlıktan gelip salağa yatmanın dayanılmaz hafifliğinde... bu nasıl bir "söyle kurtul, söyle rahatla" durumu ki... başıma gelecekleri bile bile... içim önce kıpırdamaya başlıyor, sonra fokurduyor.. veeee en sonunda taşıyor... önemli yada önemsiz olması da değil bu durumu tetikleyen... söyleyecek bir söz düşmüşse aklıma... eyvah... illaki taşıp çıkacak dışarıya...

Ne demiş erenler; " Söz gümüş ise sükut altındır"... iyi de gel de anlat içimdeki deliye....

İşte öyle...

Kusura kalmayın emi... bu da ben işte... sevgiyle....

Aklım dur dese bile....


AKLIMIN DUR DEDİĞİ YERLERDE DURAMADIM

Söylenmemiş sözcüklerde
Açılmamış şarapların tadı saklıdır...
Geceler benden önce...
Şafağı gördüm seherde..
Parlayan gözlerde, sözlerde, hecelerde...
Tutkulu duygulardan yansıyan o ışık vardır.....

Yasaklar davet gibi çağırdı, olmazlara
Vazgeçmelerden hep caydım en sonunda...
Aklımın dur dediği yerlerde duramadım
Asla'lar davet gibi çağırdı!
Belki de durmalıydım....

Çıkmazlar sokağında
Hep beni sabahladım
Olmazları olur yapmaktı uğraştığım...
Yorulsa da bazen inanmışlığım...
Vazgeçmemelerin devamındayım...

Gözlerimde parlarken duygularım,
Yansıyan ışık sanki tutkularım
Yorulsa da sözlerim ilmek ilmek...
Aklımın dur dediği hallerde hiç duramadım...


Durmalımıydım sahi sizce,
Ben olmazdım ki ince ince,
Aklım dur dese bile,
Sanırım bundan sonra da bence,
Duramayacağım seferlerdeyim....:))






İçimdeki çocuk

Boş yere geride kalmaz içindeki çocuk
Ya hiç oyuncak yoktur gittiğin yerde,
hava soğuk,
Yada oyundaşlar da geçmişindedir

Boş yere kendinsiz kalmaz yüreğin
ya yüreğin kalmıştır geçmiş kendinde
yada yüreğinde kalan elde değildir

Geriye bak, ara, bul, getir... hadi,
Bugün farkındaysan zamanı şimdi
Ürkek saklansa da, izler o seni
Yüreği kendinle buluştur...hadi

Keşke diyecek zamanlar geçti,
Şimdi içindeki çocuğu bulma vaktidir
Çocuk hallerini bulup taşımak,
İstenirse asla, çok zor değildir


Çocuk olabilmek yeniden... çok keyifliymiş çokkk :)) içimdeki çocuğun elini bir daha hiç bırakmayacağım... hatta fırsat buldukça sahnede o olacak... saklanmak, unutmak, yok saymak... nasıl becerdiysem inanamıyorum...

Nasıl bıraktıysam, öylece bekliyormuş beni... önce çok ürkekti sadece... hemen gelmedi benimle.. görelim bakalım der gibiydi gizliden... hadi görelim... inanmıyordu bana hala... haklıydı tabii.. kolaymı bunca sene...

Sonra zamanla o da alıştı benimle beraber olmaya her yerde... eğlenmeye başladık, her durumda, her konumda.... en sıkıntılı hallerimde göz kırptı çaktırmadan... darlandığım anlarda "denizi düşün" diye fısıldadı... en saçma en dayanılmaz anlarda... "yukarıdan bak, acayip komik" bile der oldu... 

Bazen insanları şaşırtıyor öylece ortaya çıkıp... beklenen ezberlerle değil, kendince söyledikleri... dobra, net, acabasız ve tabii alışılmadık.. benim için bile... ama çok eğlenceli... çok keyifli... 

An be an yaşamak... inanın içinizdeki çocukla mümkün... o farkında her şeyin ve sizi sürekli farkında tutuyor.. öyle ya da böyle... inanın... deneyin... göreceksiniz...

Sevgiyle...:)))


18 Haziran 2012 Pazartesi

Yeniden Günlerin Şafağında...


Ben bana nasıl da,
Hep geç kalmışım...
Ben bende saklanmış,
Yok mu saymışım...
Ben beni unutup,
Bir de şaşmışım...


Korkma hadi söyle geç kalmışlığım...
Yoksa ben daha çoook geç kalacağım...
Daha erken deme aldanmışlığım...
Geçen zaman değil benim hayatım...


Kaçmalar bitmezki, nedenler sayıp...
Zamanlar tükendi fatura kayıp...
Bunu sormak sanki
Ayıp mı ayıp...


Arayıp bulmanın vaktidir artık...
Sonunda sormanın vaktidir artık...
Hesabı ödeme vaktidir artık...
Kalkıp yaşamanın zamanı şimdi...
Sonunda bulmanın vaktidir artık...

Söz verdim..
Bu defa geç kalmayacağım..
Yeniden günlerin şafağı şimdi..
Beni bende bulmanın
Vaktidir artık...

13 Haziran 2012 Çarşamba

Bir adı vardı, Nevin...


Çocuktum....
Evde yaşıtım yoktu...

Hayali bir arkadaşım vardı...
Bir adı vardı, Nevin..
O susar ben anlatırdım...
Onun yerine de anlatırdım...
Hep ona gösterdim bakıp gördüklerimi
O ise sadece gülümserdi...
Olsun,
Bir adı bile vardı ve hep yanımdaydı...

Büyüdüm....
Canlarım, dostlarım, arkadaşlarım...

Nevin'se artık yoktu...
Kalabalıklarda kimsesizliğim...
Suskunluklarda haykırışlarım..
Baktıklarım, gördüklerim...

Büyümüştüm...
Ve herkesin acelesi vardı..
Nevin ise artık yoktu...

12 Haziran 2012 Salı

Dany Brillant bu işi çözmüş :))


Harbiye açık hava tiyatrosu hınca hınç doluydu dün akşam... Dany Brillant konserindeydik...

Bir heyecan bir heyecan... daha konser başlamadan ortamdaki enerjiyi ve beklemedeki sabırsızlığı hissedebiliyordunuz.. kıpır kıpırdı her taraf...

Farklıydı diğer konserlerden... önce çok da fark etmemiştim, yada dikkat etmemiştim.. ama sonradan gördüm neden farklı hissettiğimi... sanki kadınlar matinesine gelmiştik... onca kadının arasında kaybolmuştu erkekler.... Dany Brillantı ilk kez izleyecektim sahnede... bunları paylaştığımda bekle nedenini görürsün dediler :)) gördüm inanın... hem de nasıl :))

Show sakin başladı.. ilk bir iki şarkı normal konser formatında... ama sonra gerçek latin şarkıları ve Dany'nin danslarını izlemeye başladık hep birlikte... artık dinleyicilikten izleyiciliğe atlamıştık fark edemeden.. o nasıl bir vücut dili... tüm hareketler, sözler, mimikler hepsi bilinçli... doğrudan hatunlara yönelik hemde... davetkar.. cüret için teşvik edici... resmen flört etti tüm seyirciyle... bu enerji yayıldı sahneden dalga dalga tüm izleyenlere.. etkilenmeyen yoktur sanırım...  dans etti... izleyenleri sahneye davet etti...bol bol da iltifatlar yağdırdı Türk hanımlarına.. eee şarkıları ve sesi zaten malumunuz... hangi hatun bunca etkiye direnebilir ki... çıkışta herkesin yüzünde bir koca tebessüm... Dany sahneden doğru gelip herkese kendisini iyi hissettirmişti... dokunmuştu yüreklere öyle yada böyle... Allah sahibine bağışlasın ve o sahibine de bol sabırlar versin dedim ben yine bence :))

Erkeklerin kadınları anlaması çok zordur derim, genellikle... ama işte bu kadar da kolaydı... bir çözdün mü hatun dilinin şifresini.. arkası çorap söküğü... yani o kadar da bilmece bir durum değilmiş görüldüğü gibi... sadece biraz dikkat biraz özen hepsi bu gibi...

Bu kadar basit bu kadar kompleks... bu kadar kolay bu kadar zor... biz kadınlar işte... fazla söze de hacet yok.. biz bizi biliyoruz dimi :))))))))))

Sevgiyle


9 Haziran 2012 Cumartesi

"Bunu ben yaptım" diyebilmek....

Bir şey, herhangi bir şey yaptıktan sonra.... hele bir de beğendiyseniz yaptığınızı... ortaya çıkan şey sizi mutlu ettiyse.... şöyle bir geçip karşısına... ha ha harika ya "bi de bunu BEN YAPTIM" demenin lezzeti gibisi varmı? 


Başarmanın o bağımlılık yapan tadı.... o nasıl bir kendinden memnun olma hali... dudaklardaki gizlenemez gülümseme... bir hafifleme hissi ile birlikte... evet ya budur deme durumu yine...


Bu tadı bilenler bilirler ne anlattığımı... başarı bağımlılığı bile gelişebilir insanda... daha iyisi, daha daha iyisi için uğraşası gelir... o saatlerce süren emeklerin, göz nurunun, kimi zaman alınan risklerin, bazen boşunaymış gibi görünen çabaların, umutsuzlukla savaşmaların, vazgeçmicem inatlaşmalarının sununda geliyorsa hele... öyle bir keyif verir ki kişiye.... gel de bağımlısı olma bu tadın... 


Kendimi hatırladığım ilk yaşlarımdan beri bir şeylerle uğraşmayı, kendi kendime bişiler yapmayı hep sevdim ben... döke saça da olsa illa yemeğimi kendim yiyecektim... oyuncaklarımın çoğunu kendim yaptım... çamurdan heykeller, kutulardan evler yaptım... dikiş örgü denemeleri yaptım kendimce... kimi denemelerimin sonu hüsran olsa da :)) "kendim yapabilirim" lere hep inandım...


Bence bunu erken yaşta öğretmek lazım çocuklara... bu lezzeti bilmeyenler için hep üzülmüşümdür... kuzguna yavrusu şahin görünür misali de olsa... insanın kendi yaptığı şeylerden aldığı tat bir başka oluyor... kendinden memnun olmak hoş bir duygu... ayrıca kıymetini de başka biliyor kişi onca çaba harcadıktan sonra... kolayca elde edilmiş gibi görünen pek çok şeyin ardında gizli olan uğraşları, verilen emekleri birebir yaşayınca insan, her şeye daha bir saygılı oluyor ayrıca... detaylarda dikkatli... tüketirken özenli... az şey mi bu...


Kendim bir şeyler yapmaya meraklıydım tabiii... ama özellikle desteklendim bu konuda... ben yaptım, ben buldum, ben başardım... mutlu bir çocuktum ben... özellikle babama çok şey borçluyum bu konuda... öyle itinayla yetiştirmiş ki beni... 


Babamla mantar toplamaya çıkardık Heybeliada da... ben yine 8-9 yaşlarında... yağmur sonrası mis gibi çam kokuları arasında ormanda dolaşırdık... O derdiki "sen şu yöne git ben bu yöne" sonrada taa uzaklarda bir yeri gösterip "orada buluşuruz" derdi. Yine yalnız kalırdım.. ağaçların altındaki öbekleri eşelemeye başlardım keyifle...her bulduğum mantarda çığlık çığlığa bağırırdım sevinçle....babam hemen yanıma gelirdi koca bir aferimle ... işte öyle dolaşırdım... mantarı bulana kadar yalnız sonrasında babamın aferiniyle... çok severdim bu oyunu... yine seneler sonra itiraf etti... meğer o saklarmış mantarları ağaçların altına... ben bir öbekle uğraşırken o da öbür ağaç civarına.. tabii çocuk ben anlamazdım sapı yerde mi değilmi... ben de mantarları kendi bulduğundan emin bağırırdım sevinçle :))... "kendin yaptın, kendin buldun diye öyle sevinirdin ki,  hep sev istedim KENDİNİN YAPTIKLARINI" demişti babam, bu oyundaki gerçek durumu anlattığında :)


Eğitimi almışım ya....kendi tarzım oldu sonraları... hep daha iyisini yapmaya çalıştım hatta... 


Doğada gezerken yada su altında bir şeyler topladığımda.... ıslık çala çala yemekler yaptığımda... uzun yapbozlardan sonra "hah bu oldu" dediğim bir resmi bitirdiğimde... çok emek verdiğim bir proje hayata geçtiğinde... çok zorlandığım bir işi bitirdiğimde... hoşuma giden bir yazı yada şiir yazdığımda... ilk defa bisiklete binmeyi becerdiğimde... ve küçüklü büyüklü daha bir çok şeyde... 


Başarmak keyifli bir duygu... çapkın bir lezzeti var aslında... biraz narsist, biraz uçuk, biraz egosantrik tabii kabul etmeliyim... abartmamak gerekli... ama keyfini de kim inkar edebilir... karşısına geçip bu yapılanın, içten bir "oleyyyy" demenin keyfini... çoğu kere içimden kendi kendime söylesem de bunu... bazı bazı tutamam kendimi sesli sesli de kutlama yaparım... e bu kadarı da hoş görülebilir dimi :)))))


Gönülden teşekkürler canım babam sana... bu duyguyu, bu lezzeti daha çok küçükken tattırdığın için bana :))


Sevgiyle... başarmanın keyfiyle... güzel günler olsun hepimize...

5 Haziran 2012 Salı

Miktarı "YETER" olan ....

Hep dahası, biraz dahası... her hedeften bir sonrası.... her ulaşılanda, daha soluklanmadan bir başkası... dahası, hep daha dahası...

Bu nasıl bir duygudur... sadece elde edilen materyal şeyler değil bahsettiğim... hep bir sonraki için yaşamak, planlamak, hep acelesi olmak, hep doyumsuz tatminsiz ve aç gözlü olmak... daha çok, çabuk, daha daha çok....

İçkide sızıp kalana kadar içmek... yemekte kusana kadar yemek... sevgide skorlarla yaşamak... yanındaki ile değil sıradakilerle uğraşmak... her duyguyu tüketmek... her lezzeti diplemek.. ve bir durumdan diğerine koşmak, koşmak...

Nedir bu telaş, bu acele, bu açgözlülük... kaçmak mı asıl kendinden... soluklanırsa fark edeceklerinden... avucunda kalanlardan... lezzet özlemlerinden... kendinde göreceklerinden... detayların belirginleşmesinden... duyguların rafine haline gelmesinden... kendini fark etmekten kaçış değilse nedir ki bu...

Yetmez olur hiç bir şey, yetemez.... az gelir, dar gelir, kısa gelir... paslıdır tüm lezzetler o koşturmada... tüketmek esastır.. çabuk çabuk.. çok çok....en çoğunu almak gerek en kısa zamanda... bir alışveriş çılgınlığı günün 24 saatinde... yetmelere yetişmeye kalktıkça yetmez olur herşey.... giderek daha daha yetmez olur...

Peki yeten nedir? ne kadarı yetmeli... var mı bunun bir ölçeği tarifi....

Bir arkadaşım söyledi.. bilmiyordum ben... "Bakara suresi" ndeki alkol için olan sözleri... yasak nedenini anlatıp sonunda da "ama soruyorsanız ne kadar miktarı diye - miktarı yeter olandır" denmiş... ne hoş bir ifade " miktarı yeter olan".... işte bu dimi zaten... bana başka, ona başka, sana başka olabilir "yeten miktar"... sadece içkide de değil her şeyde... iş o yetmeyi, yeterliliği, doymaları, doyumları hissetmekte zaten.. hissedebilmekte....

Bunun için iç sesimizle ve kendimizle barışmak gerek önce ki "yeterli" diyen o sesi duyabilelim... her şeyin lezzeti dozunda değil mi...bir tat az olsa da, çok olsa da lezzet eksik olmuyormu... her lezzet tadında kararında güzel değil mi.. nasıl ki tadımlarda lezzeti yakalamak için, lokma yada yudumlar küçük küçük oluyorsa... acelesiz.. ağızda kalış süresi uzun.. farkına vara vara... işte yaşam anlarında da bir gurme disiplini ile, maksimum lezzeti yakalayabilmek için, biraz vites küçültmek, yavaşlamak gerekiyor...

Durmak, dinlemek, hissetmek, farkında olmak için.... yeterli olanın, "yeter" olanın yetebilmesi için...o hassas noktayı yakalamak için... tatları maksimize ederek yaşayabilmek için... biraz yavaşlamak gerekli.... Hep acelemiz olması, keyif zamanlarının olamaması ve tatların hiç bilinememesi ne acı değil mi...

Keyifli, acelesiz zamanlar olsun hepimize.... en lezzetlisinden.... sevgiyle.....:))

31 Mayıs 2012 Perşembe

Denizin kabukları ve tarihi fosil çaydanlık :))

Merhabalar....

Denizin cömertçe sunduğu enerji.... "işte bu" derdirtir insana her defasında.... iyi gelir her zaman.. iyi gelir, hem de nasıl :))... aldım enerjimi bir defa daha, doya doya .... seyrederken, yüzerken, gözlük palet dolaşırken ve su altında kahkahalarla güldüğüm anlarda...... yüzlerce kere gönülden teşekkür ettim denize, doğaya.... hep hissettiğim gibi, yine içim güldü, yüreğim coştu, yundum yıkandım, tazelendim... tebessümlerim sığmaz oldu yüzüme, taştı kahkaha oldu.... o derin mavide hissettiklerimi sizlerle paylaşmasam olmazdı :))

Orhaniye'deydim yine... Sıcacık dostlukla kucaklandım... Martı Marina, Selimiye, Sığ Liman, Bencik... ne çok özlemişim...her taraf rengarenk çiçek içinde...mavinin de yeşilin de en güzel zamanı bu ay... narlar kıpkırmızı şımarık çiçeklerle donanmış öbek öbek...sarı, beyaz, pembe renkler taşıyor her yerden...

Yine de en güzeli denizin deli mavisi, laciverdi... içinize girer başköşeye kurulur hemen deniz.... denizdeyken ben, bir şekilde kendimi "evde" hissederim... maviyi alırım deniz kokusuyla bir... içimdeki ulaşamadığım, hatta göremediğim tortular bile vedalaşır benimle,hafifler, tazelenirim.... deniz bana gelir, hücrelerimde özsuyu olur... tüm enerjisiyle hem de :)) işte öyle....

Su daha serince, hava ılık... her yerde yağış varmış bu hafta sonu, buralar parçalı bulutlu... biraz çekinerek, tereddütle de olsa bir cesaret atladım suya... önce bırrrrr olsamsa da, kısa sürede uyum sağladı bedenim... hahahaha becermiştim... sudaydım... yüzdüm, yüzdüm yüzdüm.... bir keyif yaşadım ki, tarifsiz.. :)))


Sığ Liman ve Bencik koylarında denizin kabuklarının, balıklarının, yosunlarının, süngerlerinin içindeydim... bir görsel şölen ki... bilmem nasıl anlatsam... su henüz ısınmadığı için sanırım, özellikle Bencik'te,

Öyle çok balık vardı ki etrafımda, o koydaki avlanma yasağının da etkisiyle, rahat rahat salınıyorlardı... levrek, kefal, çupra, karagöz, mercan ve daha niceleri.. küçüklü büyüklü... ürkek ama meraklı... önce kaçıp sonra geri gelerek merakla bakıyorlardı bana.. ya bu da kim diye :)).... ben içi boşalmış kabuk vs toplamak için taşları kaldırarak eşelendiğimden.. onlarda sebepleniyorlardı açığa çıkanlardan... koca bir yengeç önce kaçmaya başladı önümden hızla... sonra kendi renginde bir kaya bulup ona yapıştı ve hareketsiz durdu öylece :)) canım yaaa... saklandığından öyle emindi ki... sonradan orfoz olduğunu anladığım irice mağrur bir balık, kavuğunun önüne çıkmış bana bakıyordu yine.. fazla da kaçmadı benden.. dalıp çıkıp yanına kadar gittim... göz göze kaldık uzun süre... ah bir fotoğraf makinem niye yoktu ki yanımda.... işte öyle... sanırım balıklar fark ediyor elimde zıpkın olmadığını, rahat rahat dolaşıyorlar etrafta sere serpe...
Sedefli kabuklar
istiridye içi
Belimde kabuk çantam dolaşıyorum ağır ağır.... uzaktan bakınca yer yer yosun adacıkları, kum yada taşlardan açık kahve düz bir örtü ile ıslak bir çöl gibi görünse de suyun altı, yakından bakınca ince ince inanılmaz renkli ve heyecan vericidir her zaman... yakın bakmak gerek, bakmak yetmez görmek dokunmak gerek... öyle bir gizli dünya ki... sır gibi saklar güzelliklerinin çoğunu... hissetmek, sevmek gerek... tıpkı insan gibi, tıpkı hayatın içinde gizlenmiş benlikler gibi işte... bakmak yetmez, görmek gerek...

Birçok renkli taş, terkedilmiş istiridye, mercan, içi sedefli narin kabuklar toplaya toplaya dolaşıyorum... aslında üç boyutlu, arkada sulu boya su altı resimleri önde çeşitli su altı kabuklarından oluşmuş panolar için topluyorum bunları... üzerine kabuk yapışmış taşınabilir taşları da arıyor gözlerim... yine yavaş yavaş dolaşarak bakınıyorum etrafa....

Taşların arasında bir öbek fosilleşmiş kabuk çarpıyor gözüme.. çok da derinde de değil.. en çok 2-3 mt.. dalıp baktım.. hareketli.. hafif bir taş olsa gerek dedim, ben bunu çıkarırım... dala çıka önce etrafındaki taşları temizledim iyice... son bir dalışla görünen ucundan tuttum çıkardım dışarıya.. tabii ciddi bir çamur-kum karışımı bulandırdı suyu hemen... önce göremedim aldığım şeyi.. ama hafifti şaşırtıcı şekilde... sonra biraz yüzüp temiz sulara çıktım.. elime baktım... aaaaaaa.... bu ne... nasıl yani... hahahahaha.... inanılmaz.... bu bir demlikti.... inanılmaz... fosilleşmiş bir çaydanlık.... bakarmısınız evrenin hediyesine... kimbilir kaç yıldır oradaydı... ve deniz, tabiatın gücü örtmek ve içine almak için çabalamış tümüyle kabuk kaplamıştı... sadece sapı ve gagası görünüyordu o kadar.... bu sanırım şimdiye kadar su altından çıkarttığım en ilginç objeydi.... öyle çok güldüm ki suyun altında yine bol bol su yuttum tabii çaresiz... ama kimin umurumda....
fosil çaydanlık
 
Belimdeki çantada taşlar, kabuklar ve tarihi fosilim ile döndüm tekneye... yüzümde kocaman zafer tebessümüyle kameraya poz bile verdim gururlu, mutlu...... teşekkürler doğa, deniz, evrene.... öyle keyiflendim ki, öyle tamamlandım ki yine...
Ve teşekkürler hayat sana verdiklerin için bana :)))))




Özel Not: Teşekkür Berna abla ve sevgili fotoğrafcım Aykut abi.... sizlerle olmak çok güzeldi.... ortancanız öpüyor kocaman.... sevgilerimle

26 Mayıs 2012 Cumartesi

Denizden aldım enerjimi :))


Denizin üstündeyim yine... dalgaların sesi... suyun şıkırtısı... etraftan gelen bahar kokuları... özlemişim, çok özlemişim Hisarönü'nü....

Hava serinle ılık arası... kimin umurunda... güneş utangaç... sık sık saklanıyor bulutların ardına... ama bir yandan da meraklı... hızla çıkıp çıkıp göz atıyor etrafa...

Deniz saklamış güneşin baharda verdiği sıcaklığı... önce çekinsem de ilk ayağımı soktuğumda üşürüm diye, çağırdı beni... korkmadan gir, gel, hoş geldin memleketine... korkma üşütmem seni... sakladım güneşi içimde....

Bıraktım kendimi denizin koynuna... hafif serince olan o masmavi sulara... sonra kucaklaştık hasretle kavuşan sevgililer gibi... yüzdüm, eğlendim, hoş buldum dedim doyasıya....

Nasıl özlediysem Hisarönü ve Orhaniye yi... bir o kadar özlemişim denizi... serin suları seven boru çiçekleri.. şıkır şıkır billur bir su.... hahahahaha.... evimdeyim yine.... mutluyum her zaman ki gibi... suya kavuştum ya... denizden aldım yine enerjimi.... dokunmayın keyfime :)).... sevgiyle.....





23 Mayıs 2012 Çarşamba

Dertli Çileklerim :))

2000 li yılların başında, 5 arkadaşımı da kandırıp, silivrinin köylerinden birinde bir çiftlik evi kiralamıştık... bahçecilik oynayacak, keyif yapacaktır.. maksat muhabbet olsa da... ne fikirdi ama :))

Halimizi görmeliydiniz... sanki tüm çiftliği ekip biçebilecek gibi, (6 dönümdü) ilk hafta sonu belkide tüm köye yetecek tohum ıslatıp hazırlamıştık... tabii biz sadece küçücük bir alanın toprağını bile 2 gün debelenip anca hazırlayınca, tüm o ıslatılmış tohumlar da çöpe gitti... daha sonra biraz daha uğraştık, bir kaç sebze fidesi falan diktik ama boyumuzun ölçüsünü de almıştık aslında... uzaktan kumandalı ve sadece hafta sonu kullanmalı bir kır evinin pek de pratik olamayacağı ortaya çıkmıştı... bahçe macerası umduğumuz gibi olmasa da çok eğlendik... 2 sezon kiraladık orayı, keyifli sohbetler ettik... paylaşmanın keyfi bir başkaydı her zamanki gibi :))


Bahçe de ev sahibinden kalma bakla ve çilek fideleri vardı.. biz ekmemiştik.. ama hayatımda yediğim en leziz baklalardı.. kaç defa pişirdik.. bir de çilekler ve illaki çilekler.... nasıl lezizdiler anlatamam... kokulu, tatlı... o zamana kadar ben çileği hep şekerle yerdim.. o günden sonra kıyamamaya başladım o güzelim lezzeti şekerle azaltmaya :)) ve hala asla şeker yada krema koymam çileğe...

İkinci sezonun sonunda artık taşınıyorduk... gözlerim çileklere takıldı... kıyamıyordum vedalaşmaya... Birden aklıma geldi.. ya bunlar benim terasda olabilirlermi acaba dedim... bir saksıya 6-7 fide aldım.. dedim " denerim hiç olmazsa"...

Ve o çilekler tuttular... ürediler seneler içinde... pek çok saksıya yavruladılar, her sezon önce beyaz potur potur çiçekleriyle geldiler, sonrada lezzetleriyle... yaz başını kutladık hep birlikte... 2008 e kadar ben ve çileklerim biraradaydık... 2008 de Bomontiye taşındık... teras ve bitkilerle vedalaşma zamanıydı zorunlu olarak.. 10 senedir giderek ne de çok artmıştı bitkilerim.. güller, sarmaşıklar, leylak, hanımeli vsvsvs ve birde çilekler... onları ne yapacaktım.. Arıköyde evi olan bir arkadaşım yetişti imdadıma... Bizim bahçeye koyalım dedi onları.. bahçıvan da bakar.. Tamam dedim.. ve kendim götürüp yerleştirdim hepsini... ama sık sık gidip gelemedim... Bir kaç ay sonra gittiğimde birkaç bitki bozulmuştu.. ve de onca saksı çileklerden hiç biri yoktu... sordumunda arkadaşımın yardımcısı " ya onlar otomatik sulamadan uzakta kalmışlar, biz de farketmemişiz, kurumuşlar, bahçıvan da atmış" dedi... öyle üzüldüm ki ... onca senenin sessiz dostlarydık biz.. az dertleşmemiştim onlarla... yoktular artık.. içim sızladı, kendim de buldum kabahati.. ihmal etmiştim ve sevgi ihmale gelememişti her zamanki gibi... 

Geçen sene yine bomonti de terasları olan bir eve taşındım... artık bitkilerimle tekrar buluşma zamanıydı... ama götürdüklerimin çoğu yoktu.... buraya taşınırken kurtulanlar 2 saksı gül, leylak ve sarmaşıklar...gerisini bulamadım...kurtaramadım... Taşırken kurtulanları arkadaşımın bahçesinden,  baktım köşede bir kaç tane çilek fidesi.. olabilirmiydi.. bahçıvan yaşayan bir kaç fideyi oraya dikmiş oalabilirmiydi.....belki dedim belki bunlar benim çocuklarım.... Birkaç kök aldım...onları ektim gelince saksılara.... evvelki sene 8 ay küçük terası olan bir ev de daha oturmuştum geçici bir süre... küçük teraslı evde de çilek fideleri dikmiştim ama çok da ilgilenememişdim. İşte yeni eve taşınırken hepsi beraber terasın bir köşesinde yerlerini aldılar...hatta tam koyarken terasa onları, baktım bir sürü yeni kol uçlarında minik fideler...onlarca...onları da daldırdım biçok saksıya ve unuttum tümüyle, belki de yine kururlarsa üzülmeyeyim diye.... çok da umudum yoktu çileklerden ve unuttum onları...

Ama çileklerim tuttular, hepsi... geçen yaz başı da şimdi de önce çiçeklendiler sonra çileklendiler... terasın başköşesinde yerleri şimdi... ama yine dertliler... bir çileksever karga var civarda her gün bikaç tanesini taciz ediyor bu defa da....

Benim sevgili dertli çileklerim... dayanın emi... kurtardıklarımdan diyet reçel yapacağım... ve sizi çok seviyorum... :)) siz de istermisiniz :)).....................

21 Mayıs 2012 Pazartesi

Sırça "kale"... ailem...

Dün akşam uğradım annemlere.... annem açtı kapıyı... babam yatmak üzereymiş... geldi salona.. önce dalgın gibiydi bakışları.... annemin sesine gelmişti.... ama sonra beni görünce... öyle bir aydınlandı ki yüzü... ışıl ışıl baktı, sımsıkı kucakladı beni... gözlerim yollarda hep dedi... bekliyorum gelesin diye... canım babam benim... canımsın sen... sarıldım bende sıkı sıkı...

5 sene önce başladı yavaşlamaya... unutmaları... giderek arttı.... arttı... o dimdik, kendinden emin, akıllı adam, giderek bir çocuğa dönüştü sanki...

Unutuyordu... az önce anlattığını da.... biraz önceki sohbeti de... yeni olmuş şeyleri de.... unutuyor ve çok içerliyordu kendi haline... canım babam benim... öyle üzülüyorum ki bu haline...

Tek şey değişmedi hala... gözlerinde ki ışık.. o da soluklaşsa da bazı bazı... hala o sıcaklık hep var bakışlarında... sarıldığında sımsıkı.. içine almak istercesine... geldiğimde, gördüğündeki sevincin.. o değişmedi... değişmesin de... 

Canım acıyor sana baktığımda... annemim seni yönlendirme çabaları çaktırmadan.. senin kızmaların.. sohbete devam edebilmen için, hissettirmeden tamamlamaları... yine de çok tatlısınız birlikte... annem bir çınar gibi yanında... o iki büklüm haliyle... her gün biraz daha devleşen bir çınar gibi... hep etrafında... giderek daha daha özenli hatta... bunun adı ne... aşk mı... sevgi mi... alışkanlık mı.. yok yok bu başka bişi.. başka bir bağlılık bileşkesi... sen yada ben den öte... biz olmanın yaşlılık hali gibi...

İnsanın anne ve baba algısı seneler içinde değişir mi... değişirmiş...inanın... onlar bir kale gibi başlarda... içinde konfor konfor yaşadığınız... o kale tutsaklık gibi ilk gençlik yıllarınızda.... her fırsatta kaçmaya çalıştığınız.... kale sığınak gibi sonraları, darda kaldığınız da sığındığınız....ve o kale sırça bir köşk gibi en sonunda üzerine titrediğiniz, sert fırtınalarda kaygılandığınız, yıkılacak diye korktuğunuz... aynen de öyle.... ama hep "kale" size aileniz....

Babam 82 annem 79 yaşında.... aslında ne kadar şanslılar her şeye karşın... birlikteler... yaslanarak birbirlerine, deli gibi kavga etseler de devamlı :)) taşıyarak birbirlerini, ve hep var olarak bir diğeri için.... bu şans işte... kıymetli çok kıymetli....

Canlarım benim... iyi ki varsınız... sırçadan da olsa "kale" için teşekkürler size... ben hep olacağım yanınızda... siz de olun emi :))

19 Mayıs 2012 Cumartesi

Dukanlı günlere devam... 8.5 kilo ile vedalaştım :))

Evet, gerçekten iyi gidiyor....

Dukanlı günlere alıştım iyice... uzun bir aradan sonra mutfakla bile barıştım dukan sayesinde... izinli olan gıdalarla yemek yapmak ve bunları çeşitlendirmek... bazı tarifleri denemek... inanın oyun gibi... ben çok eğleniyorum... sıkılmadan, acıkmadan, diyete devam ediyorum....

Bunca diyet denedim.... son zamanlarda artık diyetteyim demeden, doğru beslenmeyi seçtim diyordum... ama son bir hamle yapıp biraz daha vermem gerekiyordu... işte orada zorlanıyordum... dukan bu duraklamada çok işime yaradı...

Hafta başı kan testlerimi de yaptırdım... her şey yolunda... sağlıklıyım yani... bizim hekim arkadaşlar ile diyetisyen arkadaşlar çok inanamasalar da... bu rejimi dikkatli yapınca vitamin desteği falan da almadan gayet kolay ve sağlıklı uygulanabiliyor program...

Hiç aç kalmıyorum....

İzin verilen yulaf kepeği ile krepler, lahmacunlar, beşamelli tavuklu ıspanaklı krep pastaları ( bu 3 ü fotolarda olanlar), kekler, kurabiyeler.... tabii et yemekleri.. somon, soteler, tavuk yemekleri vs vs vs binlerce çeşit üretilebilir....

Diyeti ve yaptığım yemekleri aralıklı burada, günlük olarak da diğer blogta yayınlayacağım ilgilenenler için... (http://budefadukandiyeti.blogspot.com/ )
ben pek keyifliyim inanın...

Darısı kilo verme ihtiyacı olan herkesin başına diyelim....


Sevgiyle :)))

17 Mayıs 2012 Perşembe

Geçmişte bahar temizliği....harika ya :))

Bazen bahar temizliği yapmak gerekiyor geçmişte.... aynı prensiplerle yani.... bozulmuş, eskimiş, tozlu, soluk, küflü ne varsa vedalaşmak... hani "resetlemek" diyorlar ya, ya da "format attırmak" " fabrika ayarlarına dönmek"... eh bende daha lirik tarzı sevdiğimden " bahar temizliği" dedim adına...

İşin özü döküntülerden, tortulardan kurtulmak... geçmişi eşeleyip deşelemek... ne var ne yok.... fark ederek, vazgeçerek, affederek yürümek... yada en azından önemsizleştirmek bilinçli olarak.... artık yeniden etkin olmalarına izin vermemek... nötr hale getirmek gerideki tüm acıtmaları....

Bunun için bazen bir durmak gerekiyor....soluklanmak... durup düşünmek... neredeyim..... nereden, nereye.... neleri taşıdım bu günlere ve neler hala bir sızı en derinimde...yarım kalmışlar, tamamlanmayı bekleyenler, solmadan halen acı veren resimler, boğaza takılı anılar, ötelenmiş umutlar.... beklentiler, planlar.... daha neler neler doludur görünmez bavullarımızda... fark etmediklerimiz, unuttuklarımız... zaman zaman yeri geldikçe yüzeye çıkıveren... hazırlıksız gelen tepkilerimiz... hatta şaşırdıklarımız... ne çoktur aslında.....

Bunun için bir yöntem öneriyorlar... evet olabildiğince geçmişe döneceksiniz....hayatınızda iz bırakan kişileri düşüneceksiniz ve bunlardan itibaren günümüze gelene kadar sizce önemli olan yada unutamadığınız acı tatlı hep hatırladığınız.... öyle yada böyle etkisinde kaldığınız kişilerin bir listesini yapacaksınız.... önce onları teker teker yazacaksınız... onlara konsantre olup anıları hatırlayacaksınız... yaşananları bugün ki bakış açınızla değerlendirip güncelleyerek yeniden kaydedeceksiniz.. kişi kişi bu çalışma yapılacak.. bir de yine hatırladığınız ilk anlardan başlayarak.. zorlayarak, sizde iz bırakan anılar içinde aynı yöntem..." hatırlama, yeniden değerlendirme, güncelleme, kabullenme, nötr etme" çalışmaları yapacaksınız.....

Ben başladım... kısa bir çalışma değil... zaman alıyor... bazen  şaşkınlıkla izliyorsunuz beyninizden, derininizden akanları... kelimeler, cümleler birbirini çekiyor bazen, siz sadece yazıyorsunuz... yazıyorsunuz... hayretle, öfkeyle, acıyla....sonra sakinleşiyor sözcükler... daha çok "ama" yazar oluyorsunuz... evet ama' larla başlıyor temizlik faslı...:)

Bazen ıslak ıslak, bazen tebessümle yazıyorum... daha hoşgörülüyüm artık onu fark ediyorum mesela... daha çok anlayabiliyorum o günlerde yaşananları... hak veriyorum...  karşımdakinin koşulları konusunda empati yapabiliyorum...

Tatlı bir hüzünle geliyor bazen anılar... keyifli bir yolculuk kısaca...

Öneririm, tüm samimiyetimle... bilanço yapar gibi... eski dolapları elden geçirir gibi... kütüphane ve notları düzenler gibi... baştan gözüm korkmuştu benim de... ama inatla ve itinayla hatırlamaya çalışıyorum tüm detayları artık... hafıza ne tuhaf bişi.. bir ucundan yakaladınız mı duyguları, önce fotoğraf fotoğraf geliyor yaşananlar, sonra film şeridi gibi... acı tatlı yaşananlarla.. iz bırakanlarla.. hala bizimle olanlarla....

Benim yolculuğum sürüyor... giderek daha keyif alıyorum... inanın hafifliyorum... bayıldım ben bu bahar temizliğine.... şiddetle öneriyorum... gerçekten.. tüm samimiyetimle...:))

Sevgiyle :))

15 Mayıs 2012 Salı

"SEKSENLER" ile 80 yılına gittim....

Uzun zamandır TV de bir şey izlemiyorum... hele dizilere itinayla bulaşmıyorum... bir arkadaşım bahsetti "SEKSENLER" dizisinden izledim...o küçük detaylar..gerilere gittim...öncelerime, çok öncelerime hem de....

Tıp fakültesinin 1. sınıfı Beyazıt'taydı o yıllarda... FKB yılım... Hukuk ve Siyasal öğrencileriyle birlikteydik.. sene 80... ne günlerdi... dizideki geri dönüşlerle eş zamanlı ara ara gittim ben de... puslu bulanık, kahverengi beyaz görüntüler gibi... çınar altı, laleli, buhara cafesi, amfimiz... saatler süren tartışmalarımız, siyasaldakilerin "şu lümpenler" der gibi bakmaları... polisli, jandarmalı, cemseli yaşanan, silahların gölgesinde büyüttüğümüz gençlik hallerimiz...

Ben ondan öncesinde, bir sömestir İTÜ maden fakültesi metalürjide okumuştum...sene 79.. Ünv. sınavında kazandığım, heves heves açılmasını beklediğim okulum Kahramanmaraş olayları nedeniyle şubatta, o da sadece yine 1. sınıflara açılmıştı... ilk gün tanışmıştık "forum" toplantılarıyla... ürkmüş civcivler gibi sokularak birbirimize... abilerimizin ablalarımızın o yüksek tınılı konuşmalarını.. sloganlarını.. haykırmalarını dinledik... Kimisi bir misyoner ciddiyeti ile biz "lümpen" takımının gönüllü eğitmenliğini üstlendi..  forumlar basıldığı zaman o eski maçka binasında nerelere saklanacağımızı, koşarken çarptığımız eli silahlı askerlerin yerlerini, okula uzaktan bakıp "evet bu gün gitmeyelim" kararımızın çoğu defa ne isabetli olduğunu öğrendik zamanla....

İTÜ den sonra Tıp Fakültesini biraz yadırgasam da...  benzer hava, fazla gecikmeden tıpta da hissedilmeye başladı... evet, taraf olmalıydık... fanatik hemde.. beklenen buydu... öteki olmadan sıradaki olunmuyordu... ortada kalanlar ağır eleştiriliyor, akıl-fikir fukarası muamelesi görüyordu.. okuyor, okuyor... tartışıyor, tartışıyorduk... her yerde, hepimizde az yada çok benzer bir hava vardı.. gündemlerimiz ne kadar da farklıydı.. biz uzayda bir yerlerde mi yaşamıştık o günleri...

Şubat tatilinden yeni dönmüştük, aldığımda haberini... bir çuvalın içinde bulunmuştu cesedi... "insanın aptalı doktor, doktorun aptalı cerrah olurmuş" der, bir o kadar da cerrahi isterdi... yüzünden gülücüğü hiç eksik olmaz, o ateşli tartışmalarını hep çapkın yaramaz bir gülücükle tamamlardı.. severdim dinlemeyi onu... samimiydi, inanıyordu söylediklerine... her birimiz gibi... ama o... evet o.... inanamadım.. uyuyamadım uzun süre...

Bir kabusum var o günlerden kalan... çuval ve ölüm denilince; çocukken dinlediğim Antalya'da "Kadın Yarı" denilen çukura atılan kadınların hazin öyküsü gelirdi benim aklıma. Aldatan kadınları bir çuvala koyar, içine kedileri koyar ve uçurumdan atarlarmış. Benim aklımda böyle kalmış ne kadar doğru ne kadar yanlış bilemem... çocuk aklı ve düş dünyası işte.... çuval ve ölüm, beynimin ücrasında kedilerle eşleşivermiş... çuval ve kediler... o günlerin hediyesi bana bu abuk rüya... belki de kedileri de ondan hiç sevemedim... onlar da beni tabii :))

İşte öyle.... diziyi seyrederken öyle bir dalmışım ki... baktım ki dizi beni seyretmiş uzun süre.... o günler... sadece geçmiş gençlik günlerine mi bu hüzün... hayır....biraz geçmişte ki yaşanmamışlıklara, biraz o günlerde inançla savunulanların hovardaca harcanmasına, günümüzde yaşananlara.... ve daha dahasına....

Umutlar tükenmesin... yine de... her şeye... herkese rağmen.... akıl, sağduyu, doğru; su gibidir... sürekli tersine akıtmak ne mümkün.... dimi ama....

Sevgiyle..............
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...