11 Mart 2012 Pazar

Ruh gezdirme biletim

Daha ilk cümlelerle, yepyeni bir boyutta seyir halinde olmak....O özgür düş dünyasında, yazarın sözcüklerine binip dümeni çevirmek rüzgarların kolayına....

Kendi bildiklerinizden yola çıkıp, düşlerinizle zenginleştirerek, hiç bilmediğiniz lezzetlerden tadarak, ilmek ilmek ördüğünüz bir "yaşamak kesitidir" içinde yol aldığınız....

Okumak.... diğer yaşamlara özgürce dokunmak... sokulmak.... en derinine, özeline, mahremine, farklısına...kendini de katarak hatta... bir başkalaşmak bilinmeyende...

Size de olurmu bazen... belli yerlerde gözler kelimeler de gezinse de... yürek tek başına devam etmektedir sözcüklerden bağımsız...

Öyle bir yerinize dokunmuştur ki yazılanlar... o kelime yada sözcüklerin açtığı kapıdan uçuverir benliğiniz... sizin kitabınızın içindedir artık öykü...

Gözler tekrar tekrar dolaşsa da devam etmek için...nafile ... beyniniz özgürdür o anlarda... biraz sizden biraz kitaptan alarak harmanladığı bu boyutta uçmaktadır dolu dizgin, daldan dala uçurduğu çağrışımlarla...

Bu durum kontrolsüz bir akışkanlıkla, bir dış uyaran kesene kadar sürer gider... geride bazen kızgınlık, bazen bir tatlı hüzün hatta farklı bir şaşkınlık bırakarak ...bana oldukça sık olur bu, kitap okurken...

Okumak... o kitapla buluştuğunuz anda başlar içinizdeki kıpırtısı... tadını çıkararak kapağını okşar kokusunu solursunuz... ilk satırlara başlamadan önce keyfini çıkarırsınız yapacağınız yolculuğun..ön sevişme gibidir..."az sonra" der kitap, içten içe göz kırparak..

Evet işte tam da bu... ruh gezdirmeler halt etmiş... özel seanslara ne gerek... en kestirme biletidir kitaplar ruh yolculuğunun... hem de tüm duyularınızla  giriverirsiniz içine bu büyünün... imgeler, yüzler, duygular, mekanlar, sesler, kokular, doyumlar, yaşanmışlıklar... artık sizden doğru akar sayfalara ve her sözcükle yepyeni bir dünya yaratırsınız....

Sayfalarla beraber, senaryolaştırmak bile gerekmeden, tamamen sizin olan filmi çekmektesinizdir artık.... betimlemeler sadece aracılık eder... kahramanların duyguları bile sizin süzgecinizden geçer önce... en dingin cümleye bir kızgınlık, en barışcıl anlatıma bir kırgınlık ya da en olmadık yere bir çılgınlık ekleyebilirsiniz... keyif sizin... kitap sadece aracılık eder herşeye....

Tüm bunları bile bile... hala okumamak, yada bu kadar az okumak niye...yerine koyduklarımıza bakın... bir de buradan bakın lütfen...

Tek yönlü bir aktarımla, uyuşmuş beyinlerle, nasıl da esiri olmuşuz şu televizyon denilen çaresizliğin.. yada hep uyuşturacak şeylerin peşinde....

Kendimize dönmekten, kendimizi görmekten, dinlemekten bu korku niye... farketmek olabilirmi asıl nedeni...  iç sesimizi duyurabilir dimi kitaplar bize... eyvah ki ne eyvah yani... yüzleşme korkusu belki de...

Yine de, okumanın lezzetini bilenlere... o cesur ruh gezginlerine....Bol kitaplı günler, düşler aleminde keyifli seyirler hepinize...

10 Mart 2012 Cumartesi

böylesine....

İlk gördüğümde.... baktım öyle uzun....
İfadelerine...
Böylesi, 
Bir olmanın, bütünleşmenin nirvanası gibi... 
Yani bana öyle geldi...
Bayıldım bu çizime....

Ben ki "yarım elma olmayacağım" diye bas bas bağıran...
Ben ki bireyselliğime tutkun...
Ama bu başka işte...
Sevgili "Edebi Mevzular"ın bloğunda görünce....
Burada da yazmasam eksik kalacaktı...

Sade, huzurlu, abartısız ve alabildiğine duygulu...

Biz olmak buydu her şekilde
Ben ve senin, ayrı ayrı bir olması birlikte
Sıkı sıkı tutunmak bir diğerine
Korkusuzca yer bulmak biz'in içinde
Buydu işte
Budur bir şekilde......
Sevgiyle :)



8 Mart 2012 Perşembe

Kadın olmak... özel bişi...ama "özel gün"... iyi de niye ki..

Bugün dünya kadınlar günü.... kutlu olsun... ama!!! Sabahtan beri onlarca telefon ve mesajla kutlama... iyi de... ne oluyor ya... Zaten dünden beri bir manifesto durumum vardı...giderek daha da sinir olmaya başladım inanın ki...

Ben bunu bir türlü içime sindiremiyorum... böyle ayrıcalıklı bir günümüzün olmasını... dünya emekçi kadınlar günü... bumudur yani... her kadının sırf bu nedenle kutlanması... çiçekler, böcekler... sevgililer günü lezzetin de sohbetler (ki ben ona da benzer şekilde tepkiliydim hatırlarsanız )... bana "acizlik, acı, edilgenlik, yetememe, ötekileşme, kayırılma ihtiyacı, ezilmişliğe direnememe vs vs" hissettiriyor tüm yapılanlar... elimde değil... dayanamıyorum... böyle hissetmenin ve hissettirilmenin dayanılmaz kabul görmüşlüğüne ve kutlanmasına hatta... zavallı biz ya... "evet evet lütfen, bu gün bizi konuşun, bizi hatırlayın, bizi koruyun, savunun, sevin" der gibi... bu bence kadını farklılaştırmanın, ötekileştirmenin başka bir türü....

Kadınlar farklı... tamam.. tabi ki... hemde nasıl.... bir kadın olarak ben bile kadınları anlamakta zorlanıyorum... bizim için zorsa, erkekler için imkansız bir durum...farklıyız biz... hem de her birimiz, daha da farklı bir diğerinden.... bunu biliyorum... yaşıyorum... görüyorum... dokunuyorum...... ama bu farklı olma durumunun... bir günü olma durumuyla alakası yok ki... bir "erkekler günü" olsaydı da aynı şekilde tepki verirdi bünyem, illaki....

Bir kadın olarak... her şeye rağmen.... savaşan, yılmayan, direnen, kendi ayakları üzerinde durmayı meziyet bilen.... muhtaçlık, zavallılık fikrine tahammül edemeyen.... içimdeki kadın, isyan ediyor bu fikre.... hayvanları koruma günü gibi bir gün bu....niye olsun ki kadınların sadece bir günü....

Kadınlara uygulanan şiddete, örselenmelere, tacizlere, baskılara, yıldırma politikalarına, metalaştırılmalara... hepsine, evet hepsine karşıyım... elbette... bunun topyekûn bir mücadele olduğunu da bilmez değilim... ama ben devamlılıktan yanayım... simgesel bir gün etrafında entel tartışmaları yapıp... "ya ne güzel bir konuya parmak bastık" rahatlamaları ile tekrar normal rutine dönme durumunu külliyen reddediyorum...

Kadını; erkek, toplum, gelenek baskısından korumak adına.... zavallılaştırılmaya vardırılmamalı olay....fizik gücümüz yetersiz diye mi bütün bunlar...ama biz de kaslarımızın yerine hipertrofik bir duygusal zeka geliştirmişiz ki... hangi erkek başa çıkar...

Yaşananların çoğu eğitimsizlik kaynaklı... tek bir gün nedir ki... ne yapılacaksa...devamlı ve her iki cins için de uygulanarak yapılmalı... tek taraflı ne var ki?

Bir "tarladaki, köydeki kadın" teması var her yerde... -bilinçlendirmek, güçlendirmek, eğitmek lazım, durumu dillerde...

İyi de, peki tarladaki kadının erkeğini ne yapalım.. onun sanki tamam her bir şeyi... eğitimi, kültürü.. sanki sadece zevk için kadına eziyet etmekte hani... eğitimse eğitim, gelişimse gelişim, bu her ikisi için de olmalı, değil mi?...

Bir şey diyeceğim şimdi kızacak herkes... ama okumak için kendini zorlamayan, kolay yoldan evlenip sanki ömürlük hayat poliçesi alan... kendini bir evlilik belgesiyle taammüden satan.. gelişmek yada üretmek için hiç çabası olmayan... verilen role dünden razı ve bunu savunan... erkeğini de bu şekilde yönetip "bana bakacaksın" yaptırımına sokan... para harcamaktan başka takıntısı olmayan...çocuk yetiştirirken bile özensiz.. istediği her şeye kolayca gözünü kapayan... olanağı olduğu halde tembelliği edilgenliği seçen... mızmız, şımarık, dirhem katkı sağlamayan..... diğer bazı kadınlar.....bu algının yerleşmesinde hiç mi payı yok bunların... çocuk eğitiminde erkeği ve kadını farklı rollerde yetiştiren ve bu erkek dünyasının tohumlarını atan da aynı kadınlar değilmi... hatta eğitimli kadınlar bile demeçler vermiyormu " biz erkeğin maçosunu severiz" diye .... Tüm bunlardaki kadın payını kim inkar edebilir....o halde neden her xx peşin peşin kutlanıyor bugün... ve de sadece xx diye hem de.. 

Aynı şekilde "erkeklik" denilen tarzın altında ezilen... bu yükümlülüğü boynuna takıp yenilmemek için efelenen... beceremeyince de depresyon kuyularında intihar eden... para makinesine çevrilen... kadınına laf anlatmaya çalışan... görünmez iplerle bağlanmış nefes alamayan... sorumluluk duygusu fazla gelişmiş, ölümüne çalışan erkekleri ne yapalım... yok mu sayalım...

Bence bir gün olacaksa.... "kullanılan ve örselenen insanlar günü" olmalı.... kadına ya da erkeğe ait olmayan...Tüm ezilmişliklerle, şiddetle, cehaletle, gelenekle aynı şekilde savaşan ve herkese aynı duyarlılıkla yaklaşan.. tüm bunlara varım ...

Ama ben bu günü, dünya kadınlar gününü kutlamayacağım... ben yılın 365 günü kadın olmanın keyfini yaşamaktayım... kimseler beni bir güne tıkıştırmaya kalkmasın lütfen :))

7 Mart 2012 Çarşamba

"çocuk" .... mutlak sevgi... buydu...

Uçakla Ankara'dan İstanbul'a geliyorum.. akşam saatleri... yanımdaki 3 lü koltukta bir anne ve 3-4 yaşlarında bir kız çocuğu... çocuk kıpır kıpır... yerinde duramıyor... yol boyunca anne onu oyalamak için insanüstü bir çaba sarf ediyor...çizim kitapları boyuyorlar, fısıltıyla hikaye okuyor kıza, yaplar bozulup yapılıyor habire... sabırsız sorulara sabırlı ve akılcı cevaplar veriyor..tekrar ve tekrar...

Dedim ya akşam saatleri... geldik İstanbul a ama, bir türlü iniş izni çıkmıyor kuleden... biz İstanbul semalarına tur üstüne tur bindiriyoruz.. küçük kızın dayanacak hali kalmamış artık...

Annesinin ayakları ile ön koltuk arasına sıkışmış zıplamaya çalışıyor... kadının da sabrı artık tükenmiş....oyun stokunu da bitirmiş sabrı ile bir... ve sonunda... sesini bir perde yükseltip yine de fısıltı sayılabilecek bir tonla... sadece... bir "yapma"...

Hah dedim, bacak kadar çocuk... çok anlar ya... bir yandan göz ucuyla seyrederken onları.. allah sabır versin kadıncağıza dedim içimden...zor şey...yerinde olmak istemezdim :))

Anne ve kız birbirlerine bir burun mesafesindeydiler zaten... önce hafif suratı düştü bizimkinin ... sonra dudakları büzüştü... gözlerindeki ışığın solduğunu ve nemlenmeye başladığını ben bile görebiliyordum.... susuyor ve annesinin gözlerinin taa içine bakıyordu... her ifadeyi.. her değişikliği yakalayabilmek için doğrudan gözlerinden yüreğine...

Kadın önce hiç renk vermedi.. o da öylece bakmayı sürdürdü kızın gözlerine...dosdoğru.. olabildiğince ifadesiz hatta...ama dayanamadı... o gözlerdeki suskun nemler yüreğini acıttı ki... "canımmmm" dedi "kıyamam" dedi ve bir an baktı kıza... tabii bende...ve birden...gördüm.... o yüzdeki yeniden aydınlanmayı...

O anı fotoğraflamak için.. neler vermezdim ...kadının da yüzü aydınlandı aynı anda.. bu nasıl bir ışıktı, parlaklıktı, tarifsiz... sıkıca kucakladı kızı... kızda annesini.. o küçücük ellerin kadının sırtına uzanıp kavramak için nasıl uğraştığını görebiliyordum...bu defa da benim gözlerim nemlendi... bir sevgi yumağı oldular... farkında bile değillerdi bir şaşkın seyircileri olduğunun.. sadece kendileri vardı orada ... birde mutlak sevgileri...

İlk defa....evet ilk defa hissettim... bu duygu... annelik... farklıydı.. işte buydu.. o çok özel bağ... çocuk-anne ilişkisi... mutlaka olmalı dedikleri... herşeye değen... herşeye tahammül ettiren.. insanı sabır tanrısı yapan... ancak "olan bilir" dedikleri.. buymuş demek ki... bunu anlamamışım, bu şekilde bakmamışım... bu yoğunlukta bunu hissetmek.... hem de bu yaşımda.. tuhaf duygulardı, bana yabancı... kıskandım aniden...ki pek kıskanmayı bilmem ben... ne bir insanı, ne bir eşyayı, ne bir duyguyu... hiç kıskanmadım ben...ama bu... özendim demek hafif kalırdı... evet itiraf gibi kendime... kaçırdığımı bile fark etmemişim bugüne kadar... böyle çıplak...böyle yalın... sadece sevgi... ötesi berisi yok... mutlak sevgi...

Trajikomik bir durumdu.... hemde bu yaşta...aniden fark edivermek... ne kör bir cehaletti ya rabbi...ama işte...hazırlıksız... bir anda... yüreğim acıdı...

Sonra dedim dur bir dakika.. hemen duygusallaşma...kendime gelmek için biraz da.... analitik olarak ele alalım konuyu :))

Evet hadi bu duyguyu inceleyelim...bir çocuğu sevmek, hem de eksilmeyen, tüketilmeyen hatta giderek zenginleşen bir dille sevmek... ve hep sevileceğinden emin olmak...mutlak, tartışmasız, koşulsuz ve limitsiz....

Demek ki "çocuk sahibi olmak"; aslında "sevme ve sevilme garantili, kısaca karşılıklı sevgi garantili bir canlı edinme" süreci.. hem de ömür boyu... kesintisiz bir sevgi... hangi çılgın aşk, hangi sevgili böylesi bir tatmini vadedebilir ki...

Var mı böylesi.. işte bu cazip kılıyor demek ki anne-baba olmayı... çok çocuk yapmayı..çocuk için onca uğraşmayı... daha çok çocuk, daha çok sevgi..

Yani aslında "çocuk istiyorum" demek ; tamı tamına "sevmek ve sevilmek istiyorum ömür boyu...her durumda... her koşulda...limitsiz" demekle aynı şey...işte bu da bence durumun analitik açıklaması... bonusu sınırsız sevgi.... varmı benzeri... ben bulamadım...ya siz ne dersiniz :))

Bu sosyopsikolojik açıklamayla oyalanırken ben... kurudu ıslaklığı gözlerimin... bir parça burukluk ve hüzün kaldı geriye... ve uçak indi İstanbul'uma, gerçekliğime....yeni bir duygu getirmiştim beraberimde.... ve bir de biraz "keşke"...

6 Mart 2012 Salı

Önemli değilmiş gibi yapmayacağım....


Uzun zaman önce, bir arkadaşım bu linki gönderince tanıdım Dilek Kavraal'ı... çok beğendim....

"pervaneysem ateşten korkmayacağım"
"yanacaksa yansın canım kaçmayacağım"
"bu sefer kafamı kuma sokmayacağım, önemli değilmiş gibi yapmayacağım"

"Önemli değilmiş gibi yapmak"... ne çok yapıyoruz dimi... incinmemek için, yenilmemek için, gurur için...Tüm "miş gibi" yapmaların adına.... ne çok hemde....

ÖNEMLİYMİŞ GİBİ YAPSAK peki... ne olur... incilerimiz mi dökülür.. karşımızdaki hemen bunu kullanırmı.... nedir bu yaa... bu cool takılma takıntısı hepimizde.....

Önemsiz olanlara önemli gibi yapmak.... ya da önemlilerin hakkını vermemek.....

Yok ben "miş gibi" lerden sıkıldım.... bişi önemliyse, önemsiz gibi yapmayacağım... ışıktan da korkmayacağım.... gideceğim hayatın üstüne üstüne.... gözlerim ister kamaşsın, ister sulansın, ister yansın acıdan.... kocaman kocaman bakacağım.... herşeye inat... kendime inat...
saklamadan, saklanmadan, sakınmadan.....
kararım karar.....

Ey hayat var mısın... pilavdan dönenin kaşığı kırılsın :))))

4 Mart 2012 Pazar

Zoru severim, imkansız zaman alır....

Gerçekten niye böyle "zor"a sevdalıyım ben... neden yani... 
İmkansızı yaparım diye bir iddeam olmasa da... kolayıma gelenle hiç işim olmaz... olmamıştır...

İyi peki de... kendime kastım niye...

Hele birileri "yapamazsın" demesin... içimdeki deli hemen ayaklanır.... çocuk ben de hazırdır zaten hemen... eee akıllı bene çok seçenek kalmamıştır... kolları sıvamaktan başka.... niyeyse... illa yapabilmem lazımdır...

İngilizce de "easy going" diye bir söz var ya...kolay, uyumlu, uysal... bende bu tam tersi yani..

Çevremdekileri de bezdiririm, yorarım kendimle beraber... bünyem kaldıramaz bazen... akıllı ben yeter der... ama dinleyen kim... deli ben yollara vurmuştur bir kere... yapmadan dönmeyecektir...

İyi de... ben kimi kime şikayet edeyim...

Yaş kemale erdikçe... biraz akıllanır yani insan... bir durur... bir durulur... bir ağırlaşır dimi... nerdeeeee...

Benim delinin canı sıkılmaya görsün... peşine takarak bendeki herkesi... bir o yana bir bu yana savrulur...

Bendeki "ben" lere gelince... orası bir kalabalık ki sormayın... sanki hababam sınıfı... kimler yok ki sınıfta... çocuk ben, deli ben, huysuz ben, şımarık ben, haşarı ben, sulugöz ben, utangaç ben, çapkın ben, kavgacı ben, kırılgan ben, sakar ben, kaçkın ben, tembel ben, çalışkan ben, inatçı ben, patavatsız ben, aktivist ben, idealist ben, hayalperest ben, işgüzar ben, ... ha bir de tüm bunlarla başa çıkmaya çalışan akıllı ben.... bir kalabalık "ben" durumu yani...

Bir karar aşamasında... bir dinlemeye kalksam... eyvah ki ne eyvah yani... sırayla konuşsalar yine çekilebilir de... yok illa hep beraber konuşacaklar... birbiriyle kavgalı olanlar da var, kanka olanlar da... kulis yaparlar, tartışırlar, bağrışırlar...bir patırtı ki....inanamazsınız...

Dinlemeye kalksam aklım, dinlemesem de yönüm karışır...

Ben ve içimdeki ben'ler... oyun bile oynarız beraber... en sevdiğimiz oyun mu? "Zor oyunu" tabii ki... o nedenledir zor'a olan bu sevdam...

Allahtan merhametli ve adildirler aynı zamanda... çok darlanınca ben... yada kaybolunca karanlıklarımda... şefkatle.. duruma el koyarlar hep birlikte... buluruz ışığı yeniden itinayla... eh bu da bişi değil mi :)) sevgi ve selamlarımla sizdeki "siz"lere... :))


3 Mart 2012 Cumartesi

cemre düştü odama, sabah sabah :))

Bu sabah...Tuhaf bir duyguyla uyandım...
Saat 6 civarında... henüz saat çalmadan.... kendiliğimden... uykumu da almışım üstelik ..dışarı baktım... hava bulutlu da olsa... terasa çıktım...

İlk çıktığımda terasa, aniden güneş çıktı bulutların arasından .. güneş ve tüm terastakiler....bana merhaba dediler sanki hep bir...uzun zamandır gündüz çıkmamıştım... ihmal işte, ama küsmemişler.... oradalar hatta güneş bile.... Sonra inceledim saksıları bir bir...aaa o ne ... çilekler çiçeğe durmuş minik minik...O tıkış tıkış bir sürü kuru yaprağın arasında yeni filizler, bi de beyaz minik potur çiçekler....

Soğuk buz gibi bir hava vardı dışarıda... ama kokusu değişmişti rüzgarın... hafiften bir toprak kokusu karışmıştı nemli havaya... ve bir tazelenme telaşı seziliyordu derinlerden.. karlı kışın üşüttüğü, rüzgarların yorduğu sevgili çiçeklerim... bana bakıyorlardı... duruşlarını dikleştirmeye çalışarak yavaştan...

Leylak dalları ilk yapraklarını verme hazırlığındaydı....

Ve sürpriz...arada kaçamak yeşeren ballı baba fideleri... gülümsedim yine kocaman..okşadım onları da...
Ballı babaları çok severim... çocukluğumdan beri baharın ilk gülücüğü onlardan gelir, bilirim...
Hasretle beklerdim açmalarını her sene... bir de camın önündeki, yan bahçede ki koca erik ağacı.. bir ballı babalar, bir de o ağaç... Baharın ilk ulakları olmuşlardır benim dünyamda...

Ben hep böyle özlemle beklerdim baharın ilk dokunuşunu, kendimden ve penceremden...

Ben güneş insanıyım...
Uzun kış gecelerinde depresif olup, baharla çiçeklenirim yeniden...
En sevmediğim ay kasımdır bu yüzden...
21 aralıkta "yaz geldi" kutlaması yaparım...
Oleyyy, günler uzamaya başlayacaktır yeniden....
İşte ışığın galibiyeti, geri dönüşüdür benim kutladığım...
Gün be gün takibinde olurum ballı babaların, leylak ve erik dallarının,
Baharın gelişini böyle beklerim ben....

Bu kış da yine aynı duygulardaydım...
Sıkıldım karanlık uzun gecelerden...
Bünyem beklemekteydi tüm duyularıyla baharın ilk dokunuşunu....
Ve bugün bana bahar değdi... hissettim gerçekten kıpırtısını...
Öyle bir hoşgeldin yükseldi ki içimden....

Evet ya artık zamanı...
Tüm bitkiler gibi, benim için de doğum yakın...
Hüzünleri ekmiştim toprağa....
Çiçeklenme vaktim yaklaşıyor, yaşasın..

Kimseler bir yerde aramasın... ilgili cemre bana düşmüş bu sabah.:))  yeri ve saati bile belli hatta .....tam yattığım odaya saat 6 da... evet evet bu işte.. buldum sonunda... senelerdir duyardım.... ilk defa "budur" dedim.... hoşgeldin sevgili cemre.....

Vallahi bu sabah aynen böyle hissettim... aynada yüzüme takıldı gözlerim... kocaman kocaman gülümsüyordum.... ha ha ha ha.... bunu seviyorummm....

Bana ne... olsun... ben hala bir çocuğum...söylemişmiydim....:)))))

1 Mart 2012 Perşembe

Pardon, çıldırabilirmiyim?

sıkıldım, evet çok sıkıldım ben yine....
duyan duymayana anlatabilir,
ya da anlatmasın bana ne...

kış artık gitsin eve, misafirlik kısasıyla muteber,
gözüm görmesin bir de, börekler ve çörekler...

nefes almadan çalışıyorum zaten, ama bana da yazık...
ey anlam sen de kaybolup durma, lütfen ortaya çık,
günah benden gider yoksa, dayanamam bak artık,
suya resim çizmek tamam da, biz sınıra dayandık....

diyet günlerinde bu felsefe eğilimi niye..
açlıktan be canım, çok acıyorum kendime...
birde anlamaya çalışmak hepten nafile,
akşam sabah söz vererek bin kere,
görme, duyma, acıkma... iyi de, bu da can be...

durup durup rüyalarımda suyun altı,
şu kış günü, sanki bir deniz eksik kaldı...
aş ererken böylesine denize,
bu nasıl bir ihtiyaç, anlatamam kimseye..

deli kıza uysam içimden çıkıp çıkıp,
kendimi tutamasam, koyversem şöyle çıldırıp,
biliyorum bolca ahkam kesecek, çevremdeki her kimse,
gel de laf anlat sonra, boşver geçelim neyse...

zaten durumlar aynen budur, oynatmaya az kaldı,
aklıma mukayyet ol, sen ey benim akıllı...

inanılmaz diye birşey kalmadı,
sıradanlık heryerde..
işte orta oyunu,
buyur gel oyna sende...

boykot ettim ne varsa tv den gelen eve,
gazetelere bile bakmayı kestim tümüyle
ben istemeden giremez hiçbiri benim çevreme,
bir kara ekran yeter, açmak kimin haddine...

yine huzur kaçıyor, gizliden köşe bucak,
zaten karnım zil çalıyor, kim arayıp bulacak...
uyku bile çözüm değil, sinirler yay gibi bak,
şöyle bir oh demek için, daha kaç delilik yaşanacak...


anlamı sorgula dur hiç işin yokmuş gibi,
akıl kaçtı, fikir uçtu, kalan delilik şimdi,
bir oyun oynanıyor, peki kimin sahnesi,
ötesine bakmak bile, falcılık gibi bişi...

pardon bir de anlayamadım,
bu yazının konusu neydi...:))))))

29 Şubat 2012 Çarşamba

"sizin gibi olacağım" dedi :))

Gözleri ışıl ışıldı... heyecandan yanakları hafif pembeleşmiş... konuşuyordu... hızlı hızlı,..
Baştaki utangaç, tereddütlü halini de bırakmıştı bir kenara....
Çok zengin bir dille anlatıyordu, renkli, ifadesi net... pırıl pırıl...
Bu halleri öylesine tanıdıktı ki bana...

Lise son sınıftaydı... bir arkadaşımın kızı....
Kafası karışık...
"Ne olsam" "ne okusam" dı bütün derdi....
Başarıyla tanışmış, öz güvenli ve başaracağından emin..
Nasılda hazırdı hayata....
Doktor mu olsun, yoksa mühendis mi
Babasının istediği gibi...
Puanı tutuyormuş her yeri...

Araştırmayı seviyorum...
İnsanları seviyorum..
Sevdiğim gibi, inandığım gibi..
Sizin gibi olmak istiyorum...dedi

Baktım gözlerinin tam içine....
Bakışları dokundu yüreğime...
Ürperdim...
Kavşaktaydı...
Soruyordu...
Soluyordu beni...
Nemlendi aniden gözlerim...

Ne diyeceğimi bilemedim bir süre... evet ben çok seviyordum işimi...
Önce hekimliği, sonra yöneticiliği..
Ama yeterlimiydi...
Hekim arkadaşlarımın depresyonlarına ortağım son günlerde...farklı farklı ortamlarda...
Öylesine incinmiş ki yürekleri... ötekileştirilmeye çalışılan sağlık emekçileri...
Yeni kuşakları bekleyen, çığ gibi büyüyen sorunlar, umutsuzluklar, bezginlikler, terk edişler...

Oysa ideallerimiz vardı bizim... yapacaktık...çoğumuz da yaptık...
Bizler çok şanslıydık... fırsatlarımız oldu, sıkıntılarla boğuşsak da...
Ama bu genç kuşağı neler bekliyordu sağlıkçılık adına....görebiliyordum...
Bu mücadeleyi nasıl anlatacaktım ona...

Konuşmaya başladım önce temkinli...
Aslında tam bir yönlendirme yapmak da istemiyordum...
Sorumluluğu vardı sonrasında...
Ama içimdeki deli kız, duruma el koydu hızla..:))

Ben de sevdim hep insanları, tıpkı senin gibi...
Onlara dokunmak... onlarla savaşmak, yaşam savaşlarında...
Kazandığımız da, ve yeniden yaşamalarının tadını almak var ya...
Değişmem hiç bir maddi kazanca...

Ben sevdim yöneticiliği...
Bir kurgu, bir iğne oyası gibi...
İnce ince, ilmek ilmek dokuyarak sistemi...
Sonra karşısına geçip,
Evet ya, çalışıyor, oldu valla, yine becerdim diyebilmek..
Artık daha çok hastaya dokunabildiğini hissetmek
Oleyyy diye bağırasım gelir, her başarılı projelerden sonra...

İşte bunları anlatırken buldum kendimi...çağıl çağıl...

Mücadeleden kaçış yok, her nerede olsan da...
Sonunda kazanacaksın, zekisin nasıl olsa,
Hele başarmanın lezzetini biliyorsan hayatta,
Yaşam gurmesi olursun, her ne işi yapsa da..
Bir farkla...
Karşılında sana dönen önemlidir, maddi her şeyin yanında...

Hekimliğin bu yönü farklı işte...
Üzüntüsü, acıları olsa da,
Bir tek kişi için yaşamı geri kazanmak bile...
Kıyaslanamaz diğer bütün işlerle...

Yel değirmenleriyle savaşacaksın...
Çöl ortasında su diye haykıracaksın..
Bazen kurtulmak için bulunduğun açmazdan,
Tüm varlığını bile gözden çıkaracaksın...
Fırtınalarda çırpınırken yüreğin..
Kendin olacaksın, sağlam kalan tek yelkenin..
Karanlıklarda ışık ararken bazen
Kendine kızacaksın en çok, neden, neden, neden,
Ve kendini alkışlayan, bazen bir tek sen olacaksın...

Ama dip toplamda herşeye rağmen..
Sen hep hekim yüreği taşıyacaksın...
Güneşi zapt edeceksin bir şekilde koşulsuz
Tünelin ucu sana hep yakın...


Aktı işte böyle..
Anlattım anlattım..


Dedi ki, anladım..
Verdim kararımı..
Evet evet sizin gibi olmak istiyorum ben...
İnancınıza hayranlığım...
Hekim olacağım...

Birden durdum...ya ne yapmıştım ben... hem de bu zaman da....şu günlerde...
Ama inandıklarımdı söylediklerim gerçekten, baştan sona..
Sizce haklımıydım ben :))

27 Şubat 2012 Pazartesi

eski hırkam...

Olmuştur sizin de eminim... kocaman sıcacık el örmesi, anne emeği bir hırkanız... vazgeçemediğiniz..

O kocaman hırka... nelere şahit...

Buram buram çocukluk, ilk gençlik günleri...ev kokan...

Uzaklardayken... özlemlere pansuman...

Üzerindeki kurumuş göz yaşlarını itinayla saklayan. yumuşacık... sarıp sarmalayan...

Eski hırkam... ben'i en çok sorguladığım, ben'i en çok yargıladığım....o eski günlerin sessiz tanığı... sıcak yaz günlerinde bile uzaklaşmaya kıyamadığım... hep bir el mesafesinde tuttuğum... eski hırkam...

Ne zaman, nerede vazgeçtim ondan... yenisini mi koydum yerine... bilmem... net değil hatırladıklarım...

Unutmuşum...

Bir kaç hafta önce, annemlerdeydim Antalya'da... Annemin üzerindeydi benim eski hırka...

Baktım uzun...takıldım bir süre...

Hey gidi günler...

Büründüğüm....onsuz olamadığım... bensiz olamayan... çocukluğumdan benimle genç kızlığa adım atan....soluklaştıkça daha bir benim olan...o kocaman salaş rengi solmuş sıcak hırkam....

Sorsam ona....hatırlar eminim....

Saatlerce telefon başında oturduğum, her derdi dinleyecek kadar cesur olduğum... her derde bir çözümüm olan günlerim.... ve her sorunun mutlak bir cevabı var zannettiğim...ders çalışırken sabahlara kadar... benimle birlikte uykusuz kalan... çayın, kahvenin tadını benimle bilen :))

Gelecek denildiğinde turkuaz bir mavi ve sonsuzluk düşlediğim,  hayat denilince çok uzun zannettiğim, sevgi denilince bile kalbimde kelebekler uçurduğum günler....

Hayatımın siyah ya da beyaz günleri...griyle henüz tanışmadığım.... uzlaşmalarımın uzağında.... başkaldırılarımın en ateşli demleri... hırkamsa bir zırh gibi... her kavgamda yanımda...

Şimdi....

Eski hırka....yok....aniden fark ediverdim.... ürperdim...

Suçlulukla baktım hırkama bir süre.... gözlerim dolaştı ilmek ilmek....

Üşüdüm aniden....

Kaybolan masumiyetler.... kaybolan özlemler... kabuklanarak sertleşmiş yaralar... soluklaşan gençlik hayalleriyle beraber... farkına bile varmadan geçen seneler... öyle çok şey sıkışmış ki benimle hırkamın arasına...

Hırkam da bana bakıyordu.... sorgular gibi şahit olmadıklarını.... sorar gibi sanki....

Üşümem daha da arttı...

Sessizce baktım... gözlerimden anladı... güldü bana ilmek ilmek... üşüme, üzülme dedi... bak gençliğin en azından bende saklı... annemin üzerinden sıcaklığı yayıldı o günlerin.. o ateş, o umut, o güven, o öfke, o sevda... ısındı içim... ben de güldüm... gülüştük karşılıklı...

Annem sordu bana bakıp....
" Neden gülüyorsun bana bakıp bakıp"  hırkanı isteme sakın, vallahi vermem... :)))

26 Şubat 2012 Pazar

Hadi canım sende :)

Keşke demicekmişiz....Pişman da olmayacakmışız....

Hadi canım sende...

Daha az önce dedim kocaman bir keşke... pişmanlıkla beraber hemde :))... koca bir tost, arkasından doymayıp 2 dilimde reçelli ekmek yiyince... karnımın böylesi doymasıyla birlikte... bir keşke yerleşti içime ki... sormayın öyle böyle :))

Efendim.... "o an öyle gerekti, öyle oldu, en doğru karar o an için oydu....de ve yürü.... bakma ardına" diyorlar... mümkünmüş gibi sanki....

Yemeği fazla kaçırınca, tembellik edip yapamayınca, gereğinden fazla sevip de huysuzlaşınca, her şeye gecikince, isteyip diyemeyince ve daha ne çok durumda... Keşke, keşke, keşke.....

İnsanın iyi'kileri olur da keşkeleri olmaz mı hiç.....

Ardına bakıp üzülmeyen...yada kısa hesaplaşma molalarında, soluk resimlere her baktığında, eski bir melodi duyulduğunda....yüreğinde "keşke" tomurcuklanmayan varmıdır....

Hem neden pişman olmayacakmışım... keyfim ister pişman da olurum....

Kendimizi sevelim...sevelim tamam da, o kadar da abartıp kendimize aşık olmayalım, aman....

Hiç pişman olmamak ne demek... "en doğrusunu ben yaparım" demek..."hiç hata yapmadım" demek...yani bu işin sonu "ben hiç hata yapmam" a kadar bile vardırılabilir ince ince...eyvah ki ne eyvah yani...

Keşkelerim de var benim, pişmanlıklarım da, hatalarım da.... var elbet.... ve olacaklar da... insanım ben ya...hatasıyla günahıyla... keşkelenirim...pişmanlıklarla yuvarlanırım....affetmeyi denerim kendimi....çok da kızarım bazı bazı.... bilirim bazılarının yoktur telafisi....

Ama bir o kadar da "iyiki" de biriktirmişimdir bir yandan... Onlar da çoktur... Bakıp bakıp gururlanırım gizli gizli...iyikilerimi okşarım da sık sık.. :))

Ben keşkelerimi de iyikilerimi de, birer gazilik madalyası taşır gibi taşımaya çalışmaktayım... bazen tebessüm bazen acı ile.....

Keşkelerimle uzlaşmak bazen zor olsa da.... önemli olan keşke dememek değil.... keşke durumlarında, bir daha aynını yapmamaya çalışmak...o da kesin değil yani :)) yapmamaya çalışmak bile iyi bir uğraş sonunda....iyi gelir insana ...sonuç yine aynı olsa da :))))

Ama yaşam böyle bişi değilmi.... hep pembe de değil, hep gri de...hele siyah yada beyaz hiç değil.... yaşıyoruz her birimiz kendimizce...keşkelerim var benim...pişmanlıklarım da...hem kime de ne...değilmi ama :)) keşke deme, pişman olma, hata yapma özgürlüğüme kimseler karışmasın lütfen.... hem risk alırım, hem keşke diyebilirim ben....

Bence takılmadan sözcüklere, kavramlara.... doyasıya yaşayalım... ertelemeden, üşenmeden, gecikmeden....

Bol bol sevgi dağıtarak....Cimrilik yapmadan "seni seviyorum" diyelim tüm sevdiklerimize...geç olmadan...her şeye....sevgiyle....gerisi nafile bir bahane...:))



25 Şubat 2012 Cumartesi

içimdeki dağlara tırmanmak...

"İçimin dağlarına çıktım" .... bu söz bir anda durdurdu beni... sevgili Luna Sesi'nin  yazısından bir cümle....

İçimdeki dağlar.... vardı dimi... bense hep derinliklerimle uğraşmıştım.. Dağlar... bu yeni bir boyut... yeni bir bakış açısı... çok da düşünmediğim...içimdeki dağlarım...

Tırmanmak...çıkmak..kendi dağlarımı fethetmek... başarmak... yenilenmek... bu bakış tümüyle farklı benim için.. hiç tırmanmak olarak düşünmemişim...

Ben kendimi didiklemeye karar verdiğimde, ya da durum öyle gerektirdiğinde derinlerime dalarım... görsel yönü daha baskın bir kişilik olarak ben.... ıssız maviliklerde sessiz sessiz aşağılara indiğimi, derinlikten renkleri değişmiş anılarımı; itinayla kaçtığım, üstünü örttüğüm ve derinlerime gömdüğüm duygularımı düşünürüm...

Dalmış olanlar bilir... derine inildikçe renkler soluklaşır... kaybolur gün ışığı renkleri... herşey mavi ve yeşilin tonlarında derindeki sükunete saklanır sessizce... sonra, ışık tuttuğunuz anda... beliriverir en şımarık halleriyle kırmızılar turuncular... ışık hüzmeniz boyunca sabırsızca oynaşırlar suyun içinde...

Derinlerime indiğimi düşünürüm ben de bazı bazı... elimde fenerim...

Kan rengi bile yeşildir derinde... ama aniden... ışıkla birlikte ortaya çıkar en kırmızı haliyle... acısa da tutarım ışığı üstüne üstüne.. bazen kaşır daha da kanatırım... bazen de kanamaları bulurum itinayla... pansuman yaparım kaçtığım yaralarıma....

Benliğimin kuytularında gezinmek, benim için hep derinlere bir yolculuk olmuştur...

"içimdeki dağlara çıktım" diyordu... evet bu farklıydı...tabii ya sadece derinler yok ki... dağlarda var içimizde... uzak durmaya çalıştığımız itinayla... değişmez, fethedilemez sandığımız herşeye dair....

Düşündüm uzun uzun...dağlarımı tanımaya çalıştım...vardı elbet...olmaz mı... sıra dağlarım bile vardı :))  farkında olmasam da oluşturduğum... hem kendime hem herkes adına... dağlarım.... duvarlarımın ardındakiler....


Dağlarıma tırmanmaya cesaretim var mı... ya da birilerinin tırmanmasına izin varmı... bilmem... mümkün mü acaba...

"Ben böyleyim" dediğimiz noktada başlıyor etekleri bu dağların... içini doldurdukça biz, yükseliyor yavaştan, çaktırmadan...bizimse... sırtımız dönük çoğu zaman...söyleniyoruz olduğumuz yerde..

Sürekli besliyoruz bu yükseltiyi..."aaaa canım ya, değişir mi hiç insan" ya da" yok yok yapamam mümkün değil" dediğimiz noktada ise sarp yamaçlara geliyor sıra.... ve artık nurtopu gibi bir yeni dağımız oluveriyor....

Yer bilimcileri bile şaşırtacak bir yapılanma... hiç böyle bakmamıştım bu duruma...

Oysa lafa geldi mi... kolaylıkla söylerim ben de " insanoğlunun alışamayacağı ortam, kaldıramayacağı yük, başaramayacağı iş yoktur " diye..."ölümden başka".....

Değişebilirlik, yenilenebilirlik yetisine bunca inanmama rağmen...yine de...inanın yine de... durdurdu bu söz beni... "içimdeki dağlara tırmanmak"... tokat gibi geldi bana hatta.... sırtımın ardında hissediverdim varlıklarını... yavaşça döndüm... kaldırdım başımı....gördüm....

Şimdiki aşama... tırmanacak cesareti toplamakda... hadi bakalım :))  Belki de yardım bile almak gerek bazen... ne dersiniz.... dağlar benim olsa da :)) başarmak için önce istemek gerek dimi...

23 Şubat 2012 Perşembe

yaş almak.... yaş vermek

Bu bir alış veriş mi.... olabilir, neden olmasın ki...:)))

Neden yaşı hep alıyoruz acaba...
arada versek de diyorum.....

Bir karar verdim geçen sene doğum günümde....
artık bu kadarı yeter dedim kendime...
artık geriye seyahat başlasın :)))

Her sene bir yaşı geriye vereceğim...
İnanın uyguluyorum..
Giderek gençleşiyorum içimde...




Nasıl mı...
Yaşlılık öncelikle bizim beynimizde,
Nasıl hissediyorsanız öyle yaşıyorsunuz...
30 yaşında ne yaşlılar...
Ya da..
80 lik ne genç yürekler varsa...
Bu da olabilir pekala...

Formülü ben de geç buldum...
Ama buldum ya :)))

Önce kendimi eşeledim eşeledim...
kapakları açtım bir bir....
kilitli, paslı, unutulmuş...
küflenmeye yüz tutmuş..
duygular..

ve tozlanmış kahkahalar..


Karanlıkta uyuyan deli ben,
çılgın ben
ve en sonunda
çocuk ben...
öylece orada
sabırsızca, kıpır kıpır, senelerdir bekleyen...

Bulup çıkardım teker teker..
itinayla
gün ışığına,
söz verdim.... geldiler benimle..
bir daha dedim
söz bir daha
hiç unutmayacağım sizi...

Birlikte olacağız...
anlarım anlarınız olacak..
ve birlikte yeniden bulacağız beni
geri vererek her sene bir eski yaşı
yaş vereceğiz
gençleşeceğiz birlikte
itinayla
güvenin bana...

Dedim... ve... yaptım :))

işte ben bunu kutladım bugün
yaş almanın değil
yaş vermenin yıl dönümünü.....
ey ben....
kutlu olsun bana,
söz verdim,
izin vermem bir daha toz tutmasına...........sevgiyle

21 Şubat 2012 Salı

Feriköy'de bir "Pazar"

Siz hiç beş duyunuzu kullanarak geçmişinizde yolculuk yaptınız mı?

Varlığını bile unuttuğunuz bir sürü objenin arasında, sanki bir zaman tünelinde salınır gibi, dudaklarınızda keyiflimi keyifli bir tebessümle, hatta bunu bölen küçük çapkın kahkahalarınızla, istemsiz dökülüveren şaşkın sözcüklerinizle dolaştınız mı... ya da dolaşırken yıllardır duymadığınız bir melodi, pikaptan yayılıp gelip olduğunuz yere mıhladı mı sizi....


Bir eski telefona takılı kaldı gözlerim; o spiral kıvrımla oynaya oynaya yaptığım, saatler süren telefon konuşmaları, annemin homurtularına rağmen kesmeye kıyamadığım o uzun sohbetleri unutabilirmiyim.....Eski bir saat ile sınav sabahlarını.... Eski bir radyo ile ıslak ıslak dinlediğim TRT Fm "Gece ve Müzik" programını... hatta çocukluğumuzun "Arkası Yarın" larını....

Daha nice küçük anı gelebilir bir objenin peşisıra yüreklerimize.... kimisinde tebessüm ettiren, kiminde kahkaha ile güldüren... bazen damla olup akan... bazen pembe, bazen mavi, bazen lacivert duygular... işte böyle bir yolculuğa çıkıyorum ben her pazar... Feriköy Pazarında... tavsiye ederim :))

Feriköy Antika Pazarı... aslında gerçekten antika da var, ne ararsan da... hemen her tezgah kendine çekiyor gerçekten... karıştırdıkça buluyorsunuz... keyif almak için illa kolleksiyoner olmak da gerekmiyor... ancak pazar sizi kolleksiyoner yapabiliyor, demedi demeyin sonra... gerçekten bağımlılık yapıyor...


Eski pelikan sulu boya takımım, astronot kafası gibi olan radyom, bir tren bileti, anneannemin küpeleri, büyükbabamın büyüteci, çocukken bileklerimi morartan "lak lak"... komşu çocuklarının dokunmasına asla izin vermediğim bebek, ilk gerçek aşkımın hediyesi olan sedef bilezik (ki hala saklarım aynısını :)...) ...ve daha neler neler.... hem de pazarda sürekli çalınan nostaljik müzikler eşliğinde....

Hiç ummadığınız bir anda karşınıza çıkıveren bir tablo... cam işçiliğinin en sıradan örnekleriyle karışmış olsa da farkediverdiğiniz bir güzellik.... yaşanmışlıklar, yaşanmışlıklar....

Bana en hüzünlü gelenlerse; eski günlükler, eski mektuplar ve resimler.... kimbilir kimlerin sararmış duyguları.... soluk siyah beyaz fotoğraflar..veeee.. eski bavullar . kimbilir hangi umutları taşıyan...

2 senedir gidiyorum pazara, neler neler aldım... artık beni de esnaf zannediyorlar hatta :))... sıkı pazarlıklarıma o nedenle hoşgörüyle yaklaşıyorlar... aldıklarını ne yapıyorsun diye hiç sormayın... aralarında bir armoni oluşup gün yüzüne çıkmayı bekliyorlar itinayla... inanıyorum...kararlıyım... bu da olacak...

Şimdilik bu kadar olsun... aldıklarımdan seçmeler ise başka bir yazının konusu olsun....sevgiyle...


20 Şubat 2012 Pazartesi

Sessizlik anlatır senden sonrasını ...

Bazen susarsın...
Sessizlik anlatır senden sonrasını..
Öyle gürültülüdür ki bazen,
Şaşarsın....
Bazen gözlerini kaparsın...
Hayaller oynaşmaya başlar gözlerinde....
Sıkı sıkı kalbini de kilitlersin...
Bazen,
Kelimelerden kaçarken sen,
Düş olurlar rüyalarında, ince ince...
Sessizliğin gürültüsünden kurtulmak,
Hepten mümkünsüzdür bazen...
Ve sen konuşmaya başlarsın ...
Bitsin bu gürültü...
Ve sessizlik sussun diye yeniden...

18 Şubat 2012 Cumartesi

Yarım elma olmayacağım ...

Olmayacağım, olmayacağım işte....

Yarım elma olmayı, bir elmanın diğer yarısı olmayı külliyen reddediyorum....

Ben bir bütün elma olmalıyım, kendi kendime tamamlanabilen...

Bütünlüğüm bozulunca dengem şaşıyor...Ben eksikliği tamamlamak için başkalarına muhtaç olmamalıyım...
Tam elma olmalıyım ben...

Cesareti olan başka bütün elmaların da yanımda olma izinleri var tabii :)) o başka bir durum....Hatta iki tam elma olmak, yanyana sırtsırta, biri yeşil  biri kırmızı da olsa....yanyana iki bütün elma olabilmek var ya....var mı daha ötesi bir durum :))

Olmaz ki bence... bir elmanın iki yarısı olmak... yine eksik iki elma olmaktan başka nedir ki...İhtiyaç, muhtaçlık, acizlik, muktedir hissetmemek, yetmezlik duygusu, eksilme süreci, yok olma korkusu, tutunamama becerisi, öğrenilen ve öğretilen çaresizlikler... itirazım var topunuza... itinayla reddediyorum hepinizi....evet evet itinayla....

Ne zaman eksildiğimi hissettsem... önce biraz koyveririm kendimi...
Dibe varmadan yukarı çıkılırmı hiç....
Hatta hızlandırmak bile yararlıdır iniş sürecini... bir an önce yukarı çıkabilmek için... dibe çarptınmı bir defa... işte o acıyla hatta...insan bir anda "dur ya hop neler oluyor" olur ya... fark ediverirsin kendine yaptıklarını, şaşırarak bazen hatta... ve toparlanır... ve ayaklarını basarak en derindeki zemine... güç alır, yeniden yükselerek derinlerinden... yüzeye, güneşe, ışığa çıkarsın... sen çıkarsın yani... birileri elini tutabilir...yardım edebilir ışığı bulmana... ona bir itirazım yok...ama sonrasında yine sensin kendinle birlikte... kendini taşıyarak yukarıya...ışığını bulursun... ve tazelenerek bakarsın etrafına...

İşte öyle... dibe varmadan tekrar yüzeye çıkmak daha zor gelir bazen bana... bu nedenle izin veririm en derinime dalmaya...sonra da sıkılarak kendi hallerimden...ışığa koşarım yeniden... böylece tamamlanarak çıkarım yüzeye...daha sıkı sarılırım hayata ve sevdiklerime... anlayarak, anlaşılarak, zenginleştiririm içimdeki beni... itinayla... korkmadan bakabilirim her türlü ışığa.... sakınmadan, saklanmadan.... asla korkmam ayakta ve dik durmaktan...ve yan yana durmaktan hak edenle :))

Az önce bir yazı okudum... "kimseye bağlı olmadan yaşanan mutlulukların da farkında olabilmeli insan" deniliyordu özetle... evet ya... öyle çok şey var ki... bakmak yeterli gerçekten görmek için... yok Pollyanna'cılık değil bahsettiklerim... o tarzdan da nefret ederim... ne o öyle... ben kızarım da arkadaş... beğenmedim mi beğenmemişimdir... uymazsa uymaz... mış gibilerle.... mutluyum mutlusun mutlu oyunlarıyla işim olmaz... ama bu dediğim farklı.... sıcacık bir kahvenin kokusunu daha uzun içe çekmek gibi....yediğimiz her lokmada ki tadı tekrar tekrar fark edebilmek gibi, otomatiğe takmadan etrafa bakarak tek tek detaylarda farkındalığı koruyabilmek gibi.... ben ve senlere takılmadan onlara da bakıp anlayabilmek gibi... yolda çizili bir seksek oyununda utanmadan seksek oynayabilmek gibi... gibi gibi işte.... hatta "hayır deme hakkı" nı kullanabilmek bile bir mutluluk değil mi....mutlu hissetmek için önce bu fikre alışmak gerek gerçekte...

Yarım elmadan nerelere geldik... ama bu durum, yani kendi bütünselliğini koruma becerisi, mutlu olabilme becerisiyle öyle içiçe ki... ancak başkaları sizi severse kendini sevme durumlarında, ayakta durabilmek için diğerine muhtaçlık durumlarında, bir bütün gibi hissetmeye imkan varmı... bence yok... kısaca kendiyle barışık olma durumu benim anlatmaya çalıştığım... kendinizi affetme hatta, hoş görme bazen de... aşırı bireysellik ya da bencillik de değil anlatmaya çalıştığım...aman karıştırılmasın....:))

Kendim olmaktan mutluyum... yanımda kendi olan birileriyle olmaktan mutluyum... yaşıyor, sinirlenebiliyor, kızabiliyor, sevebiliyor ve gülebiliyor olmaktan mutluyum....bunlar benim duygularım...sevabıyla günahıyla ve tüm faturalarıyla... evet ya ben seçtim böyle olmayı....sevabı da günahı da bana ait olmalı hayatımın....ben böyle yaşamayı seçiyorum.... yarım elma olmaya dayanamam ki ben zaten :))

Yanılıyormuyum sizce? zor oyunu bozar mı yoksa...içinizdeki çocuğa bir sorun bakalım... o cevabı biliyor inanın...siz hiç yarım elma durumunda bir çocuk gördünüz mü zaten :)) sevgilerimle kalın...

15 Şubat 2012 Çarşamba

ey aşk... bizi affedecekmisin...

Yaşadığımız abartıların, yönlendirmelerin, pazarlama savaşlarının bir sınırı, bir dur'u yok.... değilmi?

Tüketim çılgınlığı her alanda ve her koşulda sürekli kendini aşıyor... Siz de sürekli bir bombardıman altında gibi hissetmiyormusunuz kendinizi... internetten, medyadan, sokaklardan hatta telefondan... birinden kurtarsanız diğerinin hedef alanına düşüyorsunuz... son örnek de "kırmızı kalp" sarhoşluğu....

"imdatttt.... sevgililer günü geldi".... diyesim var artık.....

Basın, yayın, sosyal medya, tüm iletişim kanalları, mailler, mesajlar.... her yer kıpkırmızı.... her yerde kalpler kalpler.... vallahi benim sevgimin rengi kırmızı değil... hele bu valentine baskısından sonra, bir daha da kırmızı olmayacak... itinayla...:))

Yaa kardeşim, aşk dediğin iki kişilik bir serüven... naif, zarif bir o kadarda yırtıcı, vahşi bir duygu.... bu öyle milli bayram modunda kutlanacak bişi mi... ucuz aşk romanları tadında bir mizansenle... olmak zorundamı yani... aşk bu ya ... aşk... öyle bayrak bayrak kırmızı kalplerle kalpsizleştirilerek, sıradanlaştırılmaya çalışılan, bu kadar ucuzlaştırılan, piyasa da meta yapılan, görselliklere boğularak gerçeklikten kopartılan, bir komedi tiyatro sahnesinde performansa zorlanan, sonrada outlet mağazalara düşen..... aşk..... aşkolsun yani....

Aşk... deli bir duygu oysa... renge kalıba sığmayan....vahşi, huzursuz, huysuz, çılgın, çocuksu, ergen, saldırgan, bencil, mantıksız, sabırsız.... diğer yanıyla.... utangaç, ürkek, naif, zarif, kırılgan.......bu duygu işte pazara sürülen... erotik kırmızı bir ambalajın içinde "mış" pozları veren.... vallahi bu promosyonları, kampanyaları yapanlar bile utanıyorlardır bence yaptıklarından... hayatında bir defa bile aşık olmuş, ama gerçekten aşık olmuş herkesi kasar bence bu "sevgililer günü" komedyası..... Valentine yattığı yerde habire ters dönüyordur eminim...

Toplumsal duygulanım hezeyanları da yönetilebiliyor... ne zaman sevinip ne zaman ağlayacağımız, nasıl ve kime aşık olup nelere sinirlenmemiz gerektiği bir şekilde bizlere aktarılıyor sürekli... seneler önce, ilk kahkaha efektli pembe komedi dizileri yayınlandığında ne kadar yadırgamıştık hatırlarmısınız... ama artık efekt gibi ilkel yöntemler değil kullanılan... yada coca cola'nın gizli görüntüleri de değil beynimizde görselliği ile kazınan.. artık beş duyumuzda iletişicimlerin emrinde.... baktığımız, gördüğümüz, işittiğimiz, kokladığımız ve dokunduğumuz herşey de bu pazar, piyasa, tasarım devlerinin izi var artık...ömür kısa zevkler sonsuz.... hepsini tatmak lazım ya... hızlı daha hızlı tüketerek yetişebilirsin ya... o halde düşünme ve karar aşamalarını da atlayalım ne çıkar... birileri düşünsün ve planlasın hatta hissetsin bizim yerimize... bize hazır duygulanım sonuçları kalsın... çabuk çabuk... sonra hemen bir diğerine...hızla..ne kolay dimi... çok, daha çok, en çok şeye ulaşalım böylece....ne hoş değilmi... ya salakmıyım ben...niye şikayet ediyorum ki bu durumdan... kapılıp bu sele gitmek varken... öyle aykırı aykırı konuşmak da niye...Allah allah yani :))

Yok yok ben illaki kendi duygularımı istiyorum...az sayıda ama "tümüyle orijinal ve benim olanı".... tv hemen hemen hiç seyretmiyorum... böyle günlerde mağazaların sokağından bile geçmiyorum... ilgili mailleri açmıyorum... gazete eklerine bakmıyorum... giderek daha ve daha seçici oluyorum.. ama yetmiyorum...bütün bunlara rağmen içim dışım kırmızı... "yeterrrr..... benim aşkım kırmızı değil vallahi.... ebrulimi ebruli" :)) ve bir kutlama töreni de gerektirmiyor, sadece yaşanıyor... varmı itirazı olan ....:))

Sevgiyle :)

12 Şubat 2012 Pazar

Sokak çocukluğum....

Şanslıydık biz, gerçekten şanslıydık.... doya doya yaşadık çocukluğumuzu... mevsimleri sokakta yaşadık doğanın getirdikleriyle iç içe... kavgalar ettik... hayali düşmanlarla savaştık... mahalle arkadaşlarımız oldu... kendimize yetmeyi ilk olarak sokakta öğrendik....

Üzülüyorum şimdiki çocuklar için... akşama kadar ya tv önünde ya bilgisayar başında... sanal oyunlarda....

Seksek oynadık, ip atladık, misket oynadık, alt mahallenin oğlanlarına dar etti bizim oğlanlar bizim sokağı... yaz akşamlarında ateş böceği topladık, kışın çantamızı kızak yapıp kaydık okul yolunda... evin kapısında üstümüzü temizlemek ve eve temiz girmek şartıyla serbesttik çamurlara bulanma da ...

Annemin tek şart vardı - "bana sokaktan şikayet getirmeyeceksin. Gücün yetiyorsa çık oyna" buydu... o kadar... ve bir daha dışarıdan eve hiç şikayet getirmedim yada beni eve şikayet edemedi hiç kimse....

Hatırladıkça kocaman gülüyorum hala.... bayılırdım misket oynamaya... babamın Savarona gezisinde aldığı iri rengarenk misketlerim vardı... sırf onların hatırına büyük oğlanlar beni de alırlardı oyuna... bense pür dikkat oynardım... kazanmak, misketleri kaptırmamak için.. sadece beğendiğim çocuklara yenilirdim gönüllü... tabii bunu onlar hiç bilmediler :)) diğerleri ben kazanınca çok kızarlar, bilyelerimi elimden almaya çalışırlardı... bir kaçardım ki eve...deparıma kimse yetişemezdi.... sonra yine de alırlardı oyuna...tabii yine misketlerin hatırına....:))

Heybelida'da, turşuculuk yapan yan komşumuz evine kat çıkıyordu... ben de gönüllü çırağı... niye mi...:)) gün sonunda koca bir bardak turşu suyu ve salatalık turşusuydu ödülüm... bayılırdım o lezzete... sabırla çalışır tüm gün.... tuğla taşıma, sıra sıra bir tuğla biraz çimento....sonrada ödülümü beklerdim ağzım sulana sulana....

Bu pisboğazlık yüzünden nelere katlanmazdım ki.... Annemler İstanbul a her gidişlerinde beni de götürmek zorunda kalırlardı... ısrarlarımın sonu olmadığı için pes dedirtir her seferinde takılırdım peşlerine... deli gibi sıkılsam da sesim çıkmazdı.. sorun çıkarırsam bir daha götürmezlerdi, bilirdim... Karaköy iskelesindeki sosisli sandviç için her şeye katlanmaya hazırdım....

Adada, çarşıdaki bakkala her uğradığımızda önceden çalışılmış en dayanılmaz gülücüklerimle  bakarak bakkal amcaya :)) çifte kavrulmuş lokum kavanozuna uzanacağı anı beklerdim...tabii yine sabırla :)))

Yalova'daki semt pazarına gidilirdi adadan törenle... tabii ben yine galiptim götürülme pazarlıklarında.... O 4-5 yaşındaki tombul sevimli kıza her tezgahtan verilen cömert ikramlar varken, nasıl adada geride kalabilirdim ben... yüzümdeki yiyecek izlerinden hangi mevsimde olduğumuzu anlayabilirdiniz... en fazla cebi olan kıyafetlerimi giyerdim ısrarla.... iki elim taşıyamazsa bu rüşvetleri ceplerimi doldururdum tıka basa... zavallı annem alışverişmi yapacak....yoksa maskot gibi oradan oraya koşup en sevimli haliyle meyve, şekerleme, kuru yemiş vs ikramlarına boğulan benimle mi uğraşacak.... söylene söylene dönerdik eve.. umurumda mı... ceptekiler yol boyu idare ederdi nasılsa...:))

Yeni oyunlar üretmeye, hayali senaryolar yaratmaya bayılırdım... okuduğum kitapların birer sahne uyarlamasına dönüşürdü bazen sokaklar... sevgili arkadaşlarım.... onlara zorla kayıp bir adaya düşmüş bir grup çocuğun maceralarını az oynatmadım.... hayali bir ormanda saatlerce ev yapmaya çalışırdık... yada azgın dalgalarla boğuşurduk teknemizin küreklerini çekerek....

Giderek büyüyordum ve biz Antalyada idik artık... Bahçeye merak sardım... Evin arka bahçesini laboratuvar gibi bir sebze bahçesi yaptım...en güngörmüş patateslerdi benimkiler:)) .. ne çektiler benden...patates yumrularının günlük büyüme ve son durum kontrollerini yapmasam hiç olurmuydu.... itinayla hergün topraktan çıkarıp, incelenip yeniden toprağa gömüyordum..bu eziyete rağmen büyümeye devam ettiler, inanabiliyormusunuz :)). merakımın sınırı yoktu.... karalahana yetiştirmeye kalktım.. tabii o sıcakta tırtıl oldu üstelerinde.... yazıktı..mutlaka tedavisi olmalıydı... bir tırtılı kavanoza koyup doğru zirai mücadele müdürlüğüne gittim... çok güldüler önce... ben kızdım.. bu ciddi sorunumla ilgilenmeleri için onları ciddiyete davet ettim... tanrım o bacak kadar halimle aynen böyle dedim.... kestiler gülmeyi... ve benim 6 tane karalahana fidem için ilaçlama planladılar ve ... lahanalar kurtuldu... oleyyy, becermiştim.. :))

Bu duygular... anlatırken bile keyiflendim.... kendinle barışık olmak.... uğraşmak.... becerdim diyebilmek.... başarının tadı.... kendine güvenmek ve kendini savunmak.... kıskanmalara değil, bir şeyler yapmaya ve başarıya odaklanmak, arkadaşlık, adil olmak, saygı duymak ve saygıyı haketmek, küçükleri korumak, racona uygun davranmak, bir duruşu olmak, düş kurabilmek, düşleri kovalamak, yaratmak...... ve daha neler neler.... bunları sokakta öğrendim ben.... nasıl üzülmem şimdiki apartman çocukları için... ne büyük eksiklik... şehirde çocuk olmak.... bence büyük şanssızlık....

Peki ya içimizdeki çocuk.... o da başka yazının konusu olsun....
şimdilik bu kadar.... sevgiyle.....hadi çocukluk düşlerine :))) iyi pazarlar olsun.....


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...